7 Ocak 2011 Cuma

Fenerbahçe Acıbadem - Zok Split 1700 | 3-0 | Salondan İzlenimler












Sarı Melekler, genç oyunculardan kurulu Hırvat rakibine karşı da beş yabancılı kadrosuyla oynayınca, çok rahat bir şekilde galibiyete ulaştı.

Final Four adaylığı için başvuran takımımızın, son zamanlarda taraftarların voleybol maçlarına olan ilgisi düşüşe geçmişken, grubun zayıf bir takımına karşı nasıl bir ortamda oynayacağı merak vericiydi.

Maça onbeş dakika kadar varken salona gelince, bizim taraftarların daha önceden konuştuğumuz şekilde bir yere toplandığını gördüm. Zaten sezon başından beri konuşmalarımızda bunu söylüyordum, salonda az bir taraftar topluluğuyla file arkası üst tribünde durmanın bir manası yoktu. Hakemin arkasında sağ tarafında kalan kısımda aktif taraftarların toplanması ile, zaman zaman ayaklanarak tezahürat ettiklerinde, seyircilerin de geri kalan yerlerde oturarak izlerken rahatsız olmaması açısından bir yerleşim en uygunu gözüküyordu. Salonda fazla kimsenin olmadığı uzun zaman önceki karşıyaka maçında, bench arkasında otururken bunları aramızda konuşmuştuk, bench arkasını pek sahaya baskı kurmaya müsait bir yer olarak görmemiştim.

Sonra salonda farklı farklı yerlerde maç izleyerek yeni salona adapte olmakla zaman geçiverdi. En son vakıfbanka yenildiğimiz maç maraton tribüne geçilmesi ve ardından iller bankası maçında gene pek kimse yokken Zok Split maçında yerleşilen yerin tercihini yapmıştık. O kısımlara yer tutularak, gelenler uyarılarak, aktif taraftarlarca yerleşildiğine seyircileri daha önceden alıştırmak gerekirdi, ama ilk zamanlarda yoğun ilgi gösterilen maçlarla salona erkenden gelen seyirciler maraton tribününü doldurduğundan sıkıntı oluyordu, bu işler kulübün de hiç umrunda olmadığından kendi işimizi kendimiz görmemiz gerekti.

Aynı diğer ufak salonda olduğu gibi bir alışkanlıkla bizim gibi salon müdavimlerinin yöneleceği, biraraya toplanacağı bir kısım bir türlü olamamıştı, oradaki yerimizin benzeri şeklinde hakem arkası tribünde bench karşısına denk gelen yere ve kalabalığa göre üstlere çevresine yayılarak devam etmek en mantıklı gözüken yol görünüyor.

Bu kısa süren kolay maçta, az biraz keyifli bir ortamla eğlenebildiysek, bunda yaratılan çevrenin de katkısı oldu. Salona giren tanıdıklar belli bir yere toplanmıştı, tezahürat etmeye niyeti olan gençlerde onların arkalarına doğru geliverdiler. Teleskobik portatif tribün üzerinde hemen sol tarafımızdaki blokta da salon müdavimi ağabeyler oturup yerlerini almıştı. Onlar tezahüratçılıktan ziyade, keyiflerine göre zaman zaman yaratıcı bir iki katkı sağladılar. İkinci set Chris servis atarken başlattıkları Fürst Fürst Fürst tempoları güzeldi, son set Chris önümüzden servis atarken daha kalabalık bir şekilde yapıverdik.

Maç başlamadan önce bir araya toplananlardan aradığım büyük aşkı ben doğarken sende buldum... sesleri yükseliyordu, takım anonsları başlayınca tezahürat kesiliverdi. Bizim maçtan önce eczacıbaşı ile maçı olan ispanyol takımı sağ tarafımızdaki tribüne çıkarken onların arkasında islas canarias yazdığını görünce, hola chicas, es equipo de Tenerife o Las Palmas? diye sesleniverdim, kızlardan biri dönüp Santa Cruz,Tenerife deyince, que malo diye başparmağımla aşağı yaptım, ben viva Las Palmas derken onlar gülerek yerleştiler. Yanımdaki ağabey, ben sahadaki Fofao servis atarken ispanyolca bağırdıkça, bu Laguna oyuncuları sana bakıp gülüyorlar diyordu. Son setin başlarında yemek yemeye gitmek üzere tribünden ayrıldılar, hasta luego, nos vemos despues diyerek uğurlayıverdim. Onlar salondaydı ama eczacıbaşından oyuncular var mıydı bilmiyorum,göremedim. Hemen önümüzde geçen sene bizim ekipte stajyer olan genç istatistikçi Ayhan, herhalde eczacıbaşına transfer olmuş olsa gerek ki,üstünde errea yazılı eşofmanla, birkaç diğer benzer eşofmanlı asistanla beraber laptoplarıyla oturup maçı takip ediyorlardı, gerçi öyle çokta dikkatle izledikleri söylenemez, zaten böyle dengesiz bir maçtan da herhangi bir doğru veri gözlemlemek mümkün olamazdı.

Anonslar sonrasında hiçbirşeye değişilmez senin sevgin bu dünyada.. denilerekten başlayan maç rahat rahat akıp gidiverdi. Bu kadar kuvvetli bir kadroyla, hocaları ailevi problemden dolayı Brezilya'ya ülkesine giden, Brezilyalı oyuncularından birini maddi sıkıntılardan dolayı geçen günlerde Ereğli Belediyesine kaptıran, gençlerle dolu bir takıma karşı fazla bir zorlanma yaşamamız olası gözükmüyordu.

Protokol tribünü ön sırasına federasyon başkanı gelip yerleşti, Mehmet Ali Bey nerede diye bakınınca arka sırada hayret ki maça gelmiş padişah Aziz Yıldırım ile yanyana oturduğunu gördüm, maç boyu sohbet ederek izliyorlardı.

İlk set boyunca tribünden birkaç tezahürat yükseldi, bazısı futbol stadındaymışcasına takılmış plak gibi fazla uzayınca yahu değiştirin artık besteyi diyesim geldi. Bazı besteler var ki kimileri söylemekten hoşnutcasına söylüyor da fazla uzadıkça tadı kaçıyor. Ben seni kalbimde derinlere sakladım... diye yada yeryüzünde gökyüzünde bir fırtına kopar... şeklinde sürekli tezahürat etmenin bir manası yok bana göre. Zira sadece orada toplanmış elli kişiden başka söyleyen olmuyor.

Setin sonunda ise arkamızdaki gençler tekrar Fenerbahçe sen çok yaşa... diye tezahürat girince, geleneği niye bozuyorsunuz diye söylendik. Set bitimlerinde her zaman her yerde en büyük Fener diye bağırma geleneğini öğrenin dedim, zaten sol bloktaki ekip o şekilde bağırıyordu, onlara katıldık.

Maçın son setine kadar olan kısımda oturduğum yerden hem maçı izleyerek hem de tezahürat ederek duruyordum, son set biraz daha ayakta geçirdim. Teleskobik tribün üstünde bu dünya hep yalan dolan... diyerek zıplayanlar olunca bayağı sallandığımızı hissettik. Rakip oyuncular biraz servisleri içeri atsalarda oyun izlesek diyorduk ama sık sık dışarı kaçırdılar, insanların maça gelmek için katettikleri yol süresi maçtan az olacaktı.

Yaklaşık 45-50 kişi tezahürat edenlerdi, bunun dışında karşımızdaki protokol tribün üstünde bir gün önce Fransızlara verdikleri yerde bu sefer bir grup Hırvat taraftar vardı, damalı Hırvat bayrağı ve atkısıyla dağınık halde oturuyorlardı, sürekli kameralarla çekim yapıyorlardı. Önceki günkü Fransızlar kadar organize değillerdi, zaten genç takımlarının gücünü düşünürsek pek te yadırgamamak lazım. Ancak kulüp neden rakip taraftarları oraya alıyor anlamadım, orası üç tarafı duvarla çevrili çok güçlü akustik bir nokta, Avrupadan sağlam bir tribün desteği verecek 15-20 kişi gelse, bizden daha çok ses çıkartır.

İkinci set sonrası saha değişimiyle tekrar bizim tarafa geçen takımımıza herkes ayaklanıp alkışlayıverdi, armanın gururu Sarı Melekler, Sarı Melekler ooo o tezahüratları da yapılınca, eee dedik son sete birşey kalmadı, artık setin ortasından itibaren oyunculara tezahürat ederiz.

Fofao gelip servis attıkça boa bola (güzel top) diye bağırıyordum, pas kalitesi hissediliyordu. Mola sırasında ısınma koşusu yapan Naz'ın bizim tarafa bakıp offflayıp püfleyerek koştuğunu gördüm, canının sıkıldığını belli ediyordu, oynamak isteyen oyuncular çoktu. Kaptan Çiğdem ve İpek hasta olduklarından, Seda ise sakatlıktan yoktu, İpek ve Seda'yı istatistikçilerin orada gördüm ama kaptanı göremedim. İpek zaten geçen maçta da elinde mendille köşede bekliyordu, sürekli içiçe olan takımda birilerine bulaşacağı belliydi.

Bu set İspanyol takımı gidiverdi, ben arkalarından Tenerife gezimden bildiğim bütün figürleri Teide,Tirma,Binter Canarias vs. saydım, onlar da gülüyordu, görüşmek üzere diye seslenirken koridordan çıktılar, keşke daha güçlü bir takım olsaydı da burada eczacı ile başabaş oynasaydılar.

Son set zaman zaman birkaç değişik oyuncunun girdiği oldu, özellikle setin başında Hırvatlar önde başlayınca rakip taraftar tribününden çığlıklar koptu, büyük bir sevinç yaşıyorlardı, flaşlar patlıyordu, bizde onları tebrik ediyorduk. Tabii bu fazla uzun sürmedi, Fürst servise geldikten sonra uzun bir süre kalıverdi. Soldaki ekibin Fürst Fürst diye tempo girişlerini yapmasını bekleyip bizde katılıyorduk.

Daha sonra Natiii,Nati Nati tempoları, Eda Erdem oley sesleri derken bir ara servise gelen Kasia için Ewaaaa Ewa Ewa diye tempo tutmaya başlamaları üzerine onlara döndüm, röportajında söylemişti kendisine Ewa denmesinden hoşlanmıyormuş böyle bağırmayın dedim. Bu sefer kısa bir duraklama ardından Katarzyna Skowronska şeklinde Gamova'ya yapılan melodiyle seslendiler ama ismi biraz dilde zor dönüyordu. Fofao tezahüratı ise pek uygun melodi olmadı.

Maç maç tempoları eşliğinde biten maç ardından Armanın gururu Sarı Melekler sesleri yükseldi, oyuncular tebrikleşme faslındayken Sarı Melekler ooo o diyerek onların kendi aralarında toplanmasını bekledik. Bir kısım gene dayanamadı Fenerbahçe buraya diye seslenmeye başladı, salondaki yaklaşık 3000 kişi ayaklanmıştı, oyuncular Fener çekince alkışlar yükseldi. Yalnız oyuncular haricinde teknik ekiptende herkesin gelmesini bekledikleri dikkatten kaçmadı, istatistikçilerin oraya yönelip oturmakta olanları da çağırdılar, takımın fizyoterapisti reklam panolarını yararak onlara koşunca, istatistikçi Mert'in laptop ekranı çarpan reklam tabelasıyla kapanıverince hala oturup işlemlerini yapan Mert kızıverdi.

Tribünden Eda takımı buraya getir diye sesler yükselse de, Eda röportaj için kolundan kaptıkları gibi götürülüyordu, alt dudağını büzerek gelemeyeceğini ifade ediyordu. Liuba oyuncular içinden tribüne ilk yönelen oldu, ancak onun amacı başkaydı, orada olan oğlunu sahaya inmesi için çağırıyordu, ben ufak bir çocuk beklerken bir baktım ki ince uzun sarışın bir delikanlı çıkıverdi, onun sahaya indiğini gören Nati'nin zıpır oğlu Marcus'da sahaya girdi, ikisi bir süre topla oynadılar.

Bu arada takımın tribüne çağırıldığını duyan oyuncuların bir kısmı hareketleniyor, bir kısmı geridekilere geliyorlar mı diye bakıyorlardı, sonra Eda hariç hepsi geliverdi. Ben oradakilerin ortasında olmadığımdan ne konuştuklarını bilmiyordum, tribünden bir iki üç deyince sarı diye bağırılacak zannederken, şarkı sesi yükseliverdi.

"Türkiye'yi ayağa kaldırdınız
Hepinize çok teşekkürler
Sizi ölesiye sevdi bu kalpler
Gururumuz Sarı Melekler"

Tabii yabancı oyuncular da şaşırarak bakıyorlardı, onlar da ezberledikleri şekilde Sarı-Lacivert yapacaklarını zannetmişlerdi, alkış tutuyorlardı, yerli oyuncular ise gözlerinin içi gülerek dinlediler ve alkışlarla dönüverdiler, Armanın Gururu Sarı Melekler sesleri tekrar yükseldi.

Yavaş yavaş salondakiler çıkışa yönelmeye başladı, bizde hem montları giyinip hem birkaç oyuncuya daha tezahürat ediverdik, bizim ağır davranmamıza bozulan emniyet görevlileri yanımıza gelip hadi arkadaşlar çıkın artık diye zorlamaya başlayınca canımızı sıktılar. Oradaki taraftarlarımızdan birinin uzattığı formayı Nihan çıkış koridorunun oradan alıp içerideki arkadaşlarına imza toplamaya götürdü, Nihan'ın eşi de saha içine girip onu tebrik ediverdi.
Bu arada Kasia elinde mandalina ile geri döndü, içeri girmeden önce de hayranlarına imza dağıtmıştı. Merdivenlerden çıkarken Violet Duca'da aşağıdan gidiyordu, Violet hanım biz bundan sonra bu kısımda olmak istiyoruz, sorun olur mu dedim. Yok canım neden sorun olsun, bugün gayet güzel oldu dedi. Yani deplasman taraftarı olduğunda bize yakın tarafta olmaları bir sıkıntı olmasın, güvenlik görevlileriyle sorun yaşamayalım diye söyledim dedim.

Bu arada koridora çıkınca, orada Nati'nin annesini görünce ne kadar benzediklerine şaşırıp, merhaba siz Nati'nin annesi misiniz diye sordum, kadın şaşırıp baktı Natasa Osmokrovic deyince başını salladı, İstanbul'da yaşamıyorsunuz galiba dedim ama anlaşılan kadıncağız ingilizce bilmiyordu, Croatia deyince gene başını salladı, yanından ayrılırken en basit kelimelerle Natasa Osmokrovic için çok teşekkürler, harika birisi, onu çok seviyoruz, hoşçakalın dedim, gülümseyerek baktı. Anladığım kadarıyla Nati'nin anne babası ayrılmış olabilir, annesi Hırvatistan'da yaşarken, babası ise Nati ile beraber İstanbul'da kalıp Marcus ile ilgileniyor zannediyorum.

Herneyse artık gruplar sona erince, şampiyonlar ligi playoff iç saha maçımız olacak mı yoksa direkt burada Final Four heyecanı mı yaşayacağız bunu zaman gösterecek, o zamanlara kadar biraz daha organize tribün alışkanlığı oturtsak iyi olacak, yoksa her maç dama taşı gibi bir oraya bir buraya giderekten sezonu tamamlarız.

Kullanılan bazı fotoğraflar için Ahmet Besler ve Metin Timur'a teşekkürler
Video için antu forumundan ig2008'e teşekkürler

6 Ocak 2011 Perşembe

CCL 5.Maç : Fenerbahçe Acıbadem - Zok Split : 3-0


FENERBAHÇE ACIBADEM: 3 - ZOK SPLİT: 0

Salon: Burhan Felek

Hakemler: Eldar Zulfugarov (Azerbaycan) xxx, Borislav Pobornikov (Bulgaristan) xxx

Fenerbahçe Acıbadem: Fofao xxx, Chachkova xxxx, Fürst xxxx, Skowronska xxx, Osmokrovic xxx, Eda xxx (Nihan xxx, Naz xx, Yağmur x) 
ZOK Split: Sipic x, Usic xx, M.Petra x, Vladusic x, Batina x, Dujic xx (Malardovic xx, Peso x, Ana Usic x, Zovko x)

Setler: 25-10, 25-11, 25-13

Süre: 57 Dakika (19,18,20)


 

* Tebrikler Sarı Melekler.
* Rakip 2 yabancısını (Brezilyalılar) göndermiş (Biri Ereğli Belediyesine geldi),hocaları özel durum nedeniyle  Brezilya'ya gitmiş ,tamamen gençlerden oluşan mütevazi, hoş ,zayıf  bir takımdı.
* Antrenman maçı oynadık.Fofao ve Fürst'ün de katılması ile ideal kadromuzu bulduk.
Zaten bu nedenle Avrupa'da Şampiyon olma şansımız,Türkiye'dekinden daha fazla.
* Teknik değerlendirmeye gerek yok.Zira maç sonu röportajında Sokolova bile ''Konuşacak bir şey yok'' dedi :))
* Bergamo maçı öncesi lider çıkma şansını büyük oranda yakaladık.3-0 kazanmamız kesinleştirecek,3-1'de sayı averajı sözkonusu olacak.(Şu an 10 sayı civarında avantajımız var)
* Kaldı ki bugün F4 başvurusunu yapmışız ve çok büyük ihtimalle alacağız.
Rabıta Bakü'de başvurmuş.Bizim popüleritemiz ve yatırımımız hakettiriyor.
Yanlış hatırlamıyorsam geçen yıl Bakü'de CEV Cup F4'ü düzenlendi.(Yamamay kazandı)

2 numaralı Kupa CEV Cup'ta Azerbaycan'ın Başkenti Bakü'de oynanan Final Four'da Şampiyon İtalya'nın Yamamay Busto Arsizio oldu.
O yüzden tekrar Bakü'ye vermezler.
* Aziz Yıldırım ve M.Ali Aydınlar ''aramızda bir şey yok'' fotoğrafı verdiler ama ben fazla inanmıyorum bu zoraki fotoğrafa.M.Ali Bey'den değil Aziz Yıldırım'dan kaynaklı bir sıkıntı var.
* Son olarak Burçin'e özel not ; 
Yardımcı Antrenör de demek ki ayakta durabiliyormuş :)) Ze Roberto yokken Kamil Söz sürekli oturmuştu,kurallar gereği oturuyor denmişti.Zok Split koçu Brezilya'ya gitmiş,yardımcısı genç arkadaş yönetti bugün ve ayakta idare etti.Kurallar Avrupa'da farklı ,Türkiye'de farklı değil herhalde.
Yani haklı çıkan ben oldum :))

Fenerbahçe - Tours VB 0-3 (Salondan İzlenimler)













Ne kadar yıldızlarla güçlendirilsen de bir takım olmayınca hiçbirşey olduğuna dair örnekler sunarak yoluna devam eden erkek voleybol takımımız, Cev resmi belgelerine 1300 kişi olarak yalandan yazılan bir topluluk önünde son iç saha maçını da kaybedip, bizlere bir galibiyet sevinci yaşatamadı.

Soğuk ve kuru bir akşam karanlığında maça yetişmeye bakarken, on dakika falan vardı ama salona doğru giden yolda ufak çocuklarıyla giden bir babadan başka kimse yoktu. Salonun dışında ise altı yedi genç taraftar vardı.

İçeri girince takımlar ısınmaların son dakikalarını tamamlıyordu. Bizim takım mavi formasıyla ısınırken İvan'ın olmadığını hiç farkedemedim, taa ki tribüne yerleşip maça baktığımız ilk teknik mola zamanı anlayabildim.

Girişin orada rastladığım Büyük Alper ağabey güvenlik sorumlularına rica ediyordu, salonda zaten kimse yok, bari dışarıdaki çocukları alın içeri diye ama kulübün yasakladığını ve ilgilenmediklerini söylediler. Salona bakınca boşluklar olması şaşırtıcı değildi, beş yüz kişi dahi yoktu.

Alper ağabey yahu kimse yok, dışardaki gençleri sokalım bari, üç beş etraftakilerden birşeyler toplayın diye oradakilerden rica etti. Ben de maç başlıyor şurada biraz tezahürat edecek on kişilik kitle var oraya geçeyim bari dedim, ama kolumda tuttu, olmaz bir yere ayrılma, ilk set rakip karşı taraftan hücum ediyor, onların arkasına geçelim, servislerini falan bozmaya uğraşalım dedi.

Takım anonsları yapılıp, maç ta başlamıştı, koridordan izlerken karşılıklı sayılar alınıyordu. Topladıkları parayla dışardaki gençleri de içeri sokup, hep birlikte file arkası alt kata oturuverdik, sağdan sayıverince on dört kişiydik.

Skorbordda bir gariplik vardı, sayılar alınıyordu ama aynı rakamlarda takılmıştı, kaç kaç olduğunu bilmiyorduk, zaten sonra tamamıyla ekran karardı. Daha sonra köşedeki portatif rakam skorbordda 12-11 önde olduğumuzu gördüm.

Rakip sayı aldığında bir alkış, çığlık sesi duyunca şaşırıp, ne oluyor yahu etrafta tribünde kimse yok, nereden geliyor bu ses diye bakınca yaklaşık yirmi kişilik bir deplasman taraftarının protokol üstündeki localar tarafında bir tribüne tek sıra dizilmiş halde görüverdim. Tek tip gri Tours yazılı tshirtler giymişler, ellerinde kırmızı balonlar ses çıkartan zımbırtılar falan görünce, yahu bunlar bizden daha kalabalıklar dedik. Yaş ortalamaları elli üzeri kadınlı erkekli emekli çiftler topluluğu olsa gerekti, böyle deplasman ve şehir gezilerini bir araya getiren Avrupa ülkelerindeki seyahat kültürüne hayran olmamak elde değil. Zaten galibiyetlerini deplasmanda almış adı Tours olan bir takımın maçına tur düzenlememek garip kaçardı.

Ersin'in pasör oynadığını farkedip İvan'ın olmadığını görene kadar onlu sayılara gelmiştik. İvan nerede diye bakınıyordum ama salon içinde de farkedemedim, gözlerim onu ararken hemen sol tarafımızda, protokol tribünü yanında oturan Ze Roberto, Fofao, Chris dikkatimi çekti. Chris maçı bayağı heyecanlı tepkilerle takip ediyordu, kaybedilen sayıya üzülüp önündeki koltuğa vurduğunu gördüm.

Zaman zaman organize halde önümüzden servis atarlarken aynı anda uğultu yapıyorduk, birkaç defa hataları oldu, çoğunlukla da bizimkilerin manşet hataları oluyordu. Formaları o kadar ilginçti ki, ilk başlarda hey number 10 falan diye bağırarak uğultuyu başlatıyordum. Arkalarında oturduğumuz için, reklamlarla dolu sırtlarında isimleri nerede yazıyor diye uzun bir süre aramam gerekti.

Ne kadar çabalasakta , bazen tezahüratlar etsekte takımın bu seti alması mümkün olmadı. Bizim olduğumuz tarafa geçmeleri ardından moral olsun diye oyunculara yönelik tezahüratlar yaptık. Marshall bize dönüp selam verdi, Arslan, Cosko vs.. derken ikinci set için ayaklandılar. Haydi beyler üç puan için oynayın gazlamalarıyla başladık.

Salonda maraton tribündekileri kabaca sayınca 150 kişi kadar vardı, sonra geçen Ruslarla maçta olduğu gibi güvenlikçilerden boşta olanları yeleklerini çıkartıp tribüne oturttular. Protokol tarafı tribünde de çoğunluğu sol tarafta ve karşı file arkası altta olmak üzere dağınık halde yetmiş kişi kadar daha vardı. Asıl ağırlık protokol tribünündeydi, başkan Aziz Yıldırım ve yanında bazı diğer yöneticilerle göbek salmıştı.

Sürekli geriden takip ettiğimiz ikinci set, hakemlerin garip kararlarına tepki veriyorduk. Yandaki gözlüklü çizgi hakemine ayar vermeye başladık, ama baş hakem zaten neredeyse çizgilere uymuyordu bile, bayraklara rağmen kafasına göre birşeyler çalarak itirazlara sebep oldu. Salonda fazla kimse olmayınca da rahat rahat çalıp oynatıyordu.

Oyunculara bırakmayın maçı, forma için oynayın, servis kaçıran Emre'ye tezahürat falan derken, setin sonlarına doğru yaklaşma hamleleri yaptıysakta geç olmuştu, 0-2 geri düştük.

Bu arada ikinci set sırasında oradaki gençlerden birinin kızlı erkekli bir arkadaş grubu da yanımıza gelmişlerdi, yirmi kişiden fazla olmuştuk, ama bu gençler daha ziyade ellerinde fotoğraf makineleriyle sahaya doğru facebook galerileri için fotoğrafları çekmekle uğraşıyordu, bu kızlar hem abi maç kaç kaç olunca bitiyor diye sorup oyundan bihaber olduklarını gösteriyorlardı, hemde yanlarındaki erkek arkadaşlarına doğru düzgün çeksene geri zekalı diye bağırarak poz veriyorlardı, faydasızdılar, son set öncesinde yokoldular.

İkinci setin sonlarına doğru karşı tarafta oturduğu ve işyeri de orada olduğu halde, o yolu katederek gelen arkadaşlardan biri daha geldi, keşke boşuna gelmeseydin neyse bir taraftar bile değerlidir dedik. Bu arada birkaç tane genç ortadan kaybolmuştu, bize patates kızart Mamadou Niang diye tezahürat ede ede kendi keyiflerine gitmişler, üst katta oturuyorlardı. Ya Alper ağabey görüyorsun bu zihniyetlerdekilerle ne uğraşılır, bir de soğukta dışarda kalmasınlar içeriye girsinler diye çabalıyorsun dedim.

Son set nihayet önde gidiyoruz diye sevindiğimiz oyun ritmimizle bizim için saldır Kanarya sesleri yükseliyordu, ama rakip birer birer yakalamaya doğru giderken koç mola almayı düşünmedi, onların manşetlerinin düzelmesiyle bizim oyun bozuluverdi, dönüp giden rallileri de kazanıp morallendiler.

İkinci teknik mola zamanı yukarıda oturan gençlerde dönmüştü, tribündeki az kişi bu dünya hep yalan dolan diye tezahürat ederek zıplıyordu. Ya adamlar yaklaşıyor, yakalayacak biraz baskı kurun diyordum. Koç ise anca 18-17 olunca mola aldı, zaten aldığı moladan sonra Brezilyalı pasörleri uzun bir servis serisi yakaladı. Maçın alınacağına bir inancı olmayan gençlerde boşverip tezahürat etmeye koyulmuştular, yeryüzünde gökyüzünde bir fırtına kopar... derlerken fransızların fırtınası yirmi kişinin çığırtkanlıklarıyla bizi yalayıp yuttu, Fenerbahçe bayrağının gölgesi de bizi korumaya yetmedi.

Böyle koyvermişken, artık son ümit servise gelen Cosko'nun ellerindeydi, Eusebio Esmeral tipli rakip koç ilginç şekilde mola aldı, servisi soğutup, oyuncularına uyarı yapıverdi. Bir sayı daha alabildik ama sonra onların maç sayısı ile bir mağlubiyetle daha boynumuz bükülmüş oldu.

Onların oyuncuları kendi aralarında garip danslarla sevinç gösterileri yapıyordu, bizimkiler ise suratları bozuk haldeydi. Bizim taraftakilerin Fenerbahçe buraya seslerine Arslan kulak verip takımı bizim önümüze getirdi.
Her ne kadar yalan olduğunu bilsemde yenilsen de yensen de taraftarın senle... şeklinde bağırışlarına katılmak gerekti, böyle bağırıyorsunuz da bir daha kimbilir kaç maç sonra erkeklerin maçına gelirsiniz dedim.

Oyuncular yenilginin verdiği moral bozukluğuyla hem de tezahüratın ifadesindeki yalanında bilinciyle yarım yamalak alkışlayarak,sağolun diyerek döndüler.

Rakipteki 5 numaralı Brezilyalı pasör tribüne doğru gidip Fofao ile sohbet ediyordu. Salon boşalıyordu, diğerleri çıkışa giderken, İvan nerede diye protokolün oradan biraz daha bakınıverdim. Arkamda gördüğüm genç takım hocası Tunç hocaya, Ivan nerede neden oynamadı biliyormusunuz diye sordum. Yanındakilerle beraber işi dalgaya vurarak yukarıdaki fransız taraftarları işaret etti, herhalde fransızlara iyi misafirperverlik olsun diye, onları memnun etmek için oynamadı, daha dün idmanda sağlam şekilde çalışıyordu, burada da ısınıyordu, sonra sakatlık var diye yokoldu dediler.

Can sıkıntısıyla sahaya bakınan Hakan Dinçay'ı görünce protokol dışından ona da sordum, ne bileyim ben de anlamadım ifadesiyle ellerini açıp, belinde sorun olmuş diye söylediler dedi. Bizim bayan takımının teknik ekibi Kamil hoca falan buralarda olunca, hocam idman mı var dedim, yok resmi basın toplantısı için gelindi dedi. Chris ile Fofao çıkarken beni görünce selamlayıp merdivenden indiler.

Ben hala soğuma hareketlerini yapan bizim oyunculara bakınırken, Arslan tribündeki babası ile kısa bir konuştu, reklam panosuna ayak dayayıp germe yapan Marshall'ın yanına gidip omuzuna vurdu, birbirlerini teselli ettiler. Koç ve Emre ise basına röportaj veriyorlardı. Üstümdeki fransız taraftarlar hala yerlerindeydiler, arada bir sesleri duyuluyordu, koçları onlara el salladı. Fransız ekibini takip eden televizyoncular da koşturarak bir onunla bir bununla röportaj yapıyordu.

Kapının orada güvenlik sorumluları Fenerbahçe taraftarları gittikten sonra, güvenlikçilerle bir kordon yapıp, fransızları yukardan indirdiler, yakından görünce yarısının kadın olduğunu, grubun çoğunluğunun da 55 yaş üstü rahat tipler, zamanı ve maddi durumu müsait insanlar olabileceğini farkettim.

İnşallah bize de ilerleyen yıllarda böyle fırsatlar doğarda, voleybol-basketbol takımlarımızı yurtdışında deplasmanlarda keyifle destekleyip; takım bütünlüğü içinde, formanın hakkını verdikleri zaferlerini izlemek nasip olur.

Kullandığım bazı resimler için kaynak ; voleybask.blogspot

Fenerbahçe'den bir Hüsran daha 0-3 !!!


Fenerbahçe havlu attı
Fenerbahçe, deplasmanda devirdiği rakibini bu kez geçemedi, Şampiyonlar Ligi’ndeki umutlarını yitirdi.

HAKEMLER:
Alin Mateızer (Romanya)- K.Szmydnski (Polonya)

FENERBAHÇE : Coskovic (6), Emre (5), Arslan (6),Marshall (7), Geric (5), Ersin (5), Serkan-libero (6), Burak (5), İsmet (4)

TOURS: Redwıtz (7), Ngapeth (6), Petr Konecny (7), David Konecny (5), Olteanu (7), Tolar (6), Gonzalez-libero (7), Geiler (5)

SETLER: 21-25, 22-25, 23-25


* Yazıklar Olsun bir kez daha.Defalarca aynı şeyi yazıyoruz bu sezon.
Ömür törpüsü bu takım dedik,hakikaten öyle.
* İşim vardı ancak 2.setin başına yetişebildim,aklım maçtaydı.Gelir gelmez açtım vermişler ilk seti.
(İlk şok.)Baktım kadroya Miljkoviç yok,Ersin var.(İkinci şok.)
Neden yok diye merak ettim uzun süre çünkü maç öncesi meşhur muhteşem (!) kurumsal iletişim kanalları (!) bir bilgi vermemişti.Taa ne zaman sonra TRT Spikeri ''bezgin Bekir'' Birol Reçber lütfetti de (!)  ''belinde ufak bir spazm''dan dolayı oynamıyor dedi.(Üçüncü Şok)
* ''Voleybolun Messi''si (!) Dünya Yıldızı (!) 550 bin euro ile en fazla parayı alan Miljkoviç efendi, gruptaki kader maçına ''ufak bir bel spazmı'' nedeniyle çıkmıyor.Ulan insan  bel fıtığı olsa çıkar sahaya be.Yazıklar Olsun.Adım gibi eminim bir sıkıntı olduğuna.
Ben olsam anında gönderirdim ama  daha Demeter'i gönderemeyen ''Kurumsal Yapı'' (!) elbette buna da yutkunacak ve oturacak.
* Bu Miljkoviç denen eleman şu ana kadar çok kötü olsa da dün olsaydı maçı kazanırdık.
Maçın kaderini etkileyen 1.faktör kesinlikle bu.
İkinci faktör ise Statükocu Demeter dir.Çıldırtacak bu adam beni yahu.
Be birader hadi bu korkak (!) İvan yok,pasör çaprazı niye Emre'yi oynatmazsın ?
Ersin % 40 ile 10 sayı yapsa da kapasitesi belli bir oyuncu.Emre Milli takımda 35 sayı yapmadı mı pasör çaprazı olarak ? Olacak şey değil ya nasıl düşünemez bir hoca bunu.
Emre pasör çaprazı,Kemal orta oynar biter bu iş.Veya Ersin'i orta oynat ama kesinlikle Emre pasör çaprazı oynamalıydı.
* Aziz Yıldırım'ın 13 senede antrenör harcamaktan milleti bıktırıp,eleştirilerden kurtulmak için  saçma salak ''Kurumsal Yapıda artık sezon  içerisinde Antrenör göndermek yok'' klişesi yüzünden takımda kalan ve takımın önünü açmak için kendisi istifa etmeyecek kadar çapta biri Demeter.
Çoktan istifa etmesi lazımdı.Burada Belgorod maçı son şansı,kaybedersek bırakmalı dedim ama bırakmıyor adam.Hiç mi onurun yok be hocam ? Hadi Aziz Yıldırım kulübü değil kendisini düşünüyor,sen niye onurluca çıkıp olmuyor,takımın önünü açmak için bırakıyorum demiyorsun ?
 O kadar bitmişki Demeter,Ersin'i çıkarıyor genç İsmet'i alıyor,servis geçiyor,tekrar çıkarıyor.
Ne yaptığını anlayabilen beri gelsin.Blok için desek ne  alaka ?
* 3.olup CEV'den devam etmek için ( En iyi 3.olmak çok çok zor zaten) Treviso'yu orada yenmen lazım.Nasıl olacak bu zihniyet ve anlayışla ? Yazık.
* Yazacak çok şey var da değmez.İlk yarı değerlendirmesi yapacaktım,hiç içimden gelmedi.
O kadar soğuttular insanı.
* Takıma destek veren 10-15 kadar vefakar taraftarı kutlamadan geçmek istemiyorum.
* Tours takımı bu kupalarda tecrübeli bir takım.Fena takım değil ama yenilmeyecek bir takım da değil.
İlk maçta orada yenmiştik,Brezilyalı pasörleri Redwitz oynamamıştı.Dün oynadı ve fark yarattı.
Antrenörün oğlu Earwin Ngapeth tek dişe dokunur oyuncu.
Ancak takım olarak çok çamurlar.Her pozisyona itiraz ettiler,gıcık ettiler.
* Baş hakem de salağın tekiydi.Saçma sapan kararlar verdi,çoğu aleyhimizeydi.

4 Ocak 2011 Salı

ABVL 8.Hafta : Fenerbahçe Acıbadem - Ereğli Belediye : 3-0


FENERBAHÇE ACIBADEM: 3  EREĞLİ BELEDİYESİ: 0 

Salon: Burhan Felek

Hakemler: Burhan İlhan xx, Gökhan Dağ xxx

Fenerbahçe Acıbadem: Eda xxx, Naz xxx, Chachkova xxx, Ergül x, Skowronska xx, Osmokrovic xxx (Nihan xx, Yağmur x, Çiğdem x, Zülfiye x)

Ereğli Belediyesi: Merve x, Aslı x, Emel x, Antonina xx, Mariana xx, Aslıhan x                                   (Derya x, Marina x, Tülin x)

Setler: 12-25, 13-25, 14-25

Süre: 59 Dakika (17, 19, 23)



Karşılaşma, Fenerbahçe Acıbadem'in Avrupa Şampiyonlar Ligi maçı nedeniyle, deplasman karşılaşması olmasına karşın İstanbul'da oynandı.


Şimdi izliyorum maçı ve beklemiyorum bile maçın bitmesini.
Herhangi bir yorumum yok.
Hala aynı kadro ile oynuyoruz.Ondan sonra 2 günde maç yapıyoruz,hastalıklar, sakatlıklar, yorgunluk var diyoruz.Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu derler.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Fenerbahçe Acıbadem - İller Bankası 3-0 (Salondan İzlenimler)






Geçtiğimiz senede bize birçok keyifli mutlu anlar yaşatan Sarı Meleklerin, yeni yılda ki ilk maçı iller bankası ile Burhan Felek'te oynandı ve yedek libero Songül hariç kadrodaki tüm oyuncuları oynarken görme fırsatımız oldu.

İki üç tane takımı olan çekirdek bir kulüp olsak, taraftarlar için işler gerçekten çok kolay olurdu. Ama gene anlam veremediğimiz saat tercihleriyle üstüste gelmiş bayan voleybol ve bayan basketbol takımlarımızın maçlarında fikstür çakışması yaşandı. Bunun dışında taraftar grupları bir pazar günü sabahını, evlerinde aileleriyle kahvaltı keyfi yapmak yerine Dereağzı tesislerindeki U-17 takımının maçına, genç oyuncularımıza moral ve destek vermek için kullanmıştı. Oradaki tribün kalabalığının hepsinin, saat 15.30'daki beşiktaş bayan basket derbisi için Caferağa'ya yöneleceğini tahmin etmek güç değildi.

Bizden çok daha zayıf durumda olan beşiktaş maçını kazanma olasılığımız yüksekti, aynı şekilde iller bankası maçı da benzer durumdaydı. Bir yandan Caferağa'ya gidip eğer Taurasi salona gelecek olursa onu destekleyici tezahüratlara katılmak isteğim vardı ama Burhan Felek'teki maça da hiç ilgi olmayacaktı, vakıfbank kupa maçı sonrası bir moral tazelemek gerekiyordu. Bizde birkaç kişi maçtan önceki gün kararsızlıkla ne yapsak diye iletişim kuruyorduk, voleybola gidelim orası bitince ikinci devreyi izlemeye Caferağa'ya gidelim diye konuştuk. Ayrıca oyunculara moral vermek ve iyi seneler dilemek maksadıyla çiçek yaptıralım diye düşüncemi söyledim. Daha önce birkaç hafta önce başka bir tshirt planıyla ufak bir para toplamıştık, ama üzerinden zaman geçince o planı boşverelim bu paranın üzerine biraz daha ekleyelim dedik. Ancak maça gelen tanıdıklar fazla kişi olmayınca,sonradan gelen arkadaşı da dahil etsekte, beş kişiye bölüşünce maliyet biraz artıverdi.

Bir anda akşam vakti spontane gelişen fikirle arkadaşlardan biri, çiçekçiye 17 adet sarı beyaz çiçek buketleri hazırlatmış ama daha erken söyleseydik sarı-lacivert güller hazırlatabilirdik dedi. Bunların hepsini elde taşımak zor olacağından diğer bir arkadaşın arabasına koyarak maçtan yarım saat kadar önce salona gelmişlerdi.

Soğuk ama güneşli bir pazar öğle sonrasıydı, salona doğru giderken bizden önce nilüfer belediyesiyle oynayan vakıfbankın maçının bittiğini anladım. Zira yokuştan yukarı çıkan vakıfbankın kiralık taraftar grubu vegaslı gençlerle karşılaştım, şöyle bir sayıverince yirmi yirmibeş kişi vardı, yahu bizim bu maçta tezahürat edecek bu kadar taraftar olmaz diye düşündüm.

Salona girip etrafa bakıverince seyirci bazında en azından beş yüz kişi kadar vardı, maç zamanı da çoğunluğu maraton tribün ortalarında yoğunlaşarak tahmini bin civarı bir seyirci olmuştur. Ancak bunların arasında önceki maçtan kalanlar ve sonraki gsmp-ereğli belediye maçına kalacak olan gününü voleybol izlemeye ayırmış seyirciler de vardı.

Oyuncular ısınıyordu, ben etrafa bakınıp bizden kimseyi görmeyince, meğersem dışarda bekliyorlarmış, çağırdıklarında duymadan içeri dalmışım, gişedeki görevliye ben çıkıyorum birazdan dönerim diyerek tekrar bilet istemesin diye hatırlatmayı yaptım.

Dört kişi arabada duran hepsi ayrı ayrı hazırlanmış çiçek demetlerini paylaşıverdik, salon girişine tekrar yönelirken yahu taraftarlar olarak bir tane çiçekçi sponsor alsak fena olmazdı, giyeceğimiz formaya adını yazdırırdık ya da bir maçta reklam pankartı açardık diye geyik yapıyorduk.

İçeriye girişimizle herkes bu çiçekler ne iş diye bize bakmaya başladı, kısa bir görüş istişaresi sonrası, en iyisi oyuncuların giriş çıkış koridoruna yakın tarafa bizim bench karşısında sahaya yakın bir yere oturalım dedik. Her zamanki gibi ne gerek varsa, teleskobik tribünün en ön sırasında güvenlik görevlileri bir sıra boş kalacak şekilde yer tutuyordu, ikinci sıraya geçip çiçekleri koltuklara koyuverdik. Biz o tarafa yöneliyorken orada karşımıza çıkan kulüp güvenlik sorumluları da şaşırıp, çiçekleri bize mi getiriyorsunuz, en sonunda birileri bizi de düşündü diye şakalaşmaya başladılar.

Orada saha içinde duran telsizli salon güvenlik amirinden daha sonra duruma göre çiçekleri oyunculara vermek için kısa süreliğine sahaya girmek için izin aldık. Oturup kendi aramızda çiçekleri maç öncesi mi verelim ne söyleyelim yoksa maç sonrası mı diye konuştuktan sonra; maç sonrası Caferağa'ya geçme planımızdan dolayı, en iyisi maç öncesi verelim ama ısınmalarını tamamlasınlar da öyle veririz dedik. Bir yandan da Violet Duca oralarda mı diye bakınıyorduk, göremeyince yakınımızdan geçen takım istatistikçisi Mert Karatop ile konuştuk, ısınmakta olan oyuncular içinden Çiğdem kaptanın yanına gidip söyleyiverdi, kaptan bize doğru bakıp başıyla tamam diye işaret yaptı.

Belki salona gelen tanıdık başkaları da olur diye bakınıyorduk, uzak yoldan gelmekte olan bir arkadaşta maçın başlamasına doğru geliverdi, yanında tribün eskilerinden Şadan ağabeyde vardı. Toplamda adam başı bir çiçek verecek kadar kişi olamadık, altı kişi çiçekleri verecektik, zaten az kişi olunca fotoğraf video falan çekmek için ayrıca organize olamazdık.

Salon içinde gördüğümüz vakıfbank oyuncusu güldeniz ile biraz sohbet ettik, Fofao da bize yakın duran reklam panolarının orada boşta duran bir sandalyeyi kapıp giderken bizi görünce gülümseyerek el salladı, sandalyeyle beraber file arkası tribün önündeki istatistikçilerin yanına gidip oturdu, daha sonra Chris'te ona katıldı. Hadi bunlar gene kadroda yokta, en azından umarım diğer yedeklere oynama şansı olur diye konuşuyorduk, mesela Zülfiye'yi daha bizim formayla bu salonda canlı gözle izleme fırsatımız olmamıştı.

Hakem Cihat Fırıncıoğlu düdük çalarak ısınmalarda son on dakika işareti verdi, bu arada federasyon salon amiri de bizim yakından geçiyordu, çiçekleri görünce bakın ben de bugün sizin maç var diye beşiktaşlı olduğum halde sarı kravat taktım, bir çiçek alayım oradan diye takıldı.

Isınmaların bitimiyle Çiğdem kaptan arkadaşlarını bizim tarafa yönlendiriverdi, koltuklardaki çiçek demetlerinden benim yanımda duran iki tanesini Şadan ağabeye verdim, diğer iki tanesini de alıp en ön sırada oyuncuları bekliyorduk. Salondakilerden de alkış yükselmeye başlamıştı, biz sahaya girmeyecektik ama Çiğdem kaptan reklam panolarının arkasına geçmeyelim deyince, biz tribünden zemine atlayıp onların yanına gidiverdik.

Oyuncularda alkışlayarak dizilmişlerdi, ben de çiçekleri uzatıyordum ki, baktım diğer arkadaşlar zaten oradakilere yetecek kadar çiçekle hamle yapmışlardı, kadroda olmayanlar aklıma geldi, onların yanından ayrılıp, istatistik ekibinin oraya gidiverdim. Chris ile Fofao ayakta durmuş bu çiçek verme faslını uzaktan izliyorlardı.

Merhaba kızlar, bu senin için ,bu da senin için diyerek önce Fofao'ya sonra Chris'e çiçeklerini verdim. Fofao Türkçe "tesekkurler" dedi, ben ispanyolca de nada derken, sonra ingilizce ikisine de iyi seneler dilediğimizi, iyi ve kötü günlerinde her zaman hep birlikte yanlarında olduğumuzu söyledim. Kısa boylu olmadığım halde Chris'in yanında cüce gibi kalmıştım, desteğiniz için,çiçekler için çok teşekkürler,size de mutlu seneler dediler, görüşmek üzere diyerek yanlarından ayrılıp yerimize döndüm.

Orada Violet Duca elinde iki çiçek demetiyle hala bizimkilerle konuşuyor,teşekkür ediyordu, ona da iyi seneler dileyerek tribüne çıktık. Yahu ona niye iki tane verdiniz, vermediğimiz biri kaldı mı diye düşündük, teknik ekibi de hesaplayarak 17 tane hazırlanmıştı ama çok kalabalık bir takımdık. Rakip takımdaki eski oyuncumuz Marina'ya da çiçek verelim diye konuşmuştuk ancak bu heyecan içinde çiçek kalmadı. İstatistik ekibi yanında bir koltuğa yerleşen Seda'yı farkettim, Seda'ya verdiniz mi falan diye soruştururken kimse hatırlamıyordu (Ancak herhalde almış olsa gerek ki maç sonrası elinde bir demetle bize el sallayarak koridordan çıkıyordu, çabuk iyileş sana ihtiyacımız var diye seslenmiştik)

Oyuncular bu çiçekleri tekerlekli top havuzunun içine koyarak takım anonsları için beklemeye başladılar. İller bankası anonsları ardından, bizim kadro alkışlarla sahaya dizildi, maç sakin bir ortamda sessiz sessiz başladı. Bir yandan bir iki arkadaş hadi birşeyler tezahürat edelim diyordu ama zaten az kişiydik, seyircilerin de pek katılacağını zannetmediğimizden neredeyse üçüncü sete kadar hiç tezahürat ettiğimiz olmadı.

Bizim yakınımızda servise gelen oyuncumuz olunca alkış temposu tutuyorduk, bazen Şadan ağabey bıraak diye bağıralım diyordu, onlar bizim tarafa geçince yaparız dedik. Tek yaptığımız defansta top çıkarana alkışla motive etmek, iyi iş yapana bravo çekmek, oyun sıkışınca haydi kızlar haydi Fenerbahçe gazı vermek, sayı alınınca kuvvetle alkışlamaktan ibaretti. Son set ise biraz da servise gelen oyunculara tezahürat yapıverdik.

Protokole bakınca Mehmet Ali Aydınlar'ı göremedik, hayret ki maça gelmemişti, herhalde pazar gününü ailesine ayırmıştır. Tiyatrocu Tekin Akmansoy ise oradaydı, haşmetli göbeğiyle dikkat çekiyordu. Salonda geniş boşluklar vardı ama maraton tribününde oturan kitle diğer ufak salonda olsa salon nasıl dolu gözükürdü dedim.

İlk sete son maçtaki kadroyla başlamıştık, ilk anlarda ortaya oynanan pasların biraz file hizasında kısa kalmasıyla topu karşıya geçirmekte zorlanıverdik, zaman zamanda oyuncular arası anlaşmazlıkla topları plaselemek zorunda kaldığımız da oldu ama onların hatalarıyla sayıları alıyorduk. Biraz morali düşen Naz akıllıca bir hücum fake ile sayı kazandırdı,biz bravo Naz diye ona seslenirken arkadaşları da tebrik ediyordu. İlk teknik mola sonrası fark iyice açılmaya başladı, bu maç herhalde bir saate biter, Caferağa'ya ikinci devreye yetişiriz dedik. Bazen çok uzayan bir ralliyi kazanan taraf olunca daha bir coşkuyla ayaklanıp alkışlıyorduk, ama gene de tezahürat falan girmedik. Rakip koç mola alınca yahu boşversene adam mola falan almayı bizi geciktireceksin diyorduk.

İlk setin sonlarına doğru yirminci sayıda ikili değişiklik yaparak kaptan ve Zülfiye oyuna girdi. Zülfiye'nin servis atmaya yönelmesiyle Zülfiye şakşakşak Zülfiye diye tezahürat ettik, o servisleri ata ata setin son sayısına geldik, skorborda bakınca yirmidört rakamını farkettim, set temposu tutalım diyerek, set set set sesleri arasında bitiriverdik.

İkinci sette rakip bizim taraftaki yarı sahaya geçtiğinden biraz daha heey yuuh seslerine yoğunlaşıverdik. İkinci setin gidişatı çok ilginçti, sürekli geriden takip eden taraftık ve bir ara dört beş sayı farkla geriye de düşmemize rağmen koç herhangi bir oyuncu değişikliği yapmayı düşünmeden, sahadaki oyunculara güveniverdi ya da yedekten geleceklere tam güvenemedi, nedenini bilmiyorum ama koç kendisi daha iyi bilir.

Blok ve defansta pek istekli görüntü sergilemeyerek ikinci sete girmiştik, özellikle Marina'nın hücumları ve servisleriyle bizi hatalara zorlaması yüzünden kontrolü alamadık. Liuba üzerine gelen bir serviste kötü yer tutunca top suratına çarptı, böyle bir iki basit manşet hatası daha oluverdi, buralardan gelen kötü manşetlerle Naz'ın oyun kurması güçleşiyordu, pasların nereye gideceği belli olunca daha iyi blok arkası defans yerleşimi yapmaya başladılar, bir sürü topu çevirip sayı yapıyorlardı. Nihan'da bu setin ortalarına kadar manşette dağınık bir haldeydi, mola zamanları sonrası haydi kızlar toparlanın artık diye sesleniyorduk.

Bu setin başından itibaren rakibe yüklenmeye de başlamıştık ama ikinci teknik mola civarında baktık ki iş ciddi, biraz daha organize gürültü yapmaya başladık, hem de oturan seyircilere seslenip sizde servislerini ıslıklayın lütfen diye rica etmek gerekiyordu. Liuba servisten güzel bir sayı kazandırdı ama sonraki servisi felaketti, top hakem önündeki antene çarptı, daha sonralarda da bir tanesi anteninde dışından auta gitti, ilginç bir şekilde saha çizgisine paralel atmaya uğraşıyordu. Naz ise özellikle bir numaraya yolladığı hızlı servislerle etkili olarak oyunu dengelememize faydalı oldu, onun yolladığı topun içeri ineceğini anladığımız gibi hep birlikte manşeti alacak olana bıraaak diye bağırmaya başlıyorduk, sonra haydi iyi blok, bravo sesleriyle gelen sayılarla dengeledik. Bu set Kasia'nın da bir kere smaç servis attığını gördüm, onun dışında çoğunlukla taktik servis attı.


İkinci set çok uzun ralliler oluyordu, top bizim taraftan karşılanınca bravo haydi diye alkışlıyorduk, karşı taraf hücum edecekken uğultu çıkarıyorduk, bu rallileri alamadığımız zamanlarda iller bankası oyuncuları olağanüstü seviniyordu, moralleri yükselince dirençleri de artış gösterdi. İkinci teknik mola sonrası haydi Fenerbahçe set vermeyelim kızlar seslenmeleriyle dönüverdik. Yirminci sayıya gelmişlerken biz üç dört sayı falan gerideydik, oradan sonra iyi servislerle bozduğumuz rakibin hücumlarını keserek toparlandık.

Bir sayı öne geçince alınan molaya şaşırdık, çünkü skorbordda Fenerbahçe tarafının ikinci mola işareti yanıp sönüyordu, yahu bizim koç niye mola aldı ki diyorduk, sonra masadakiler yanlışı düzeltti, mola alan taraf iller bankasıymış. O mola da bir işlerine yaramadı, setin devamında geriden gelmenin rüzgarıyla bitiriverdik. Ancak gerçekten çok kötü oynamıştık, iyi servisle bizi sıkıştıran güçlü yada zayıf rakiplere karşı çok zor anlar yaşadığımızı gördük.

Bizim oyuncularımız saha değiştirirken alkış tutuverdik, üçüncü set öncekilere göre daha keyifli geçiverdi. Keşke basket maçıyla çakışmasaydı da şurada 20-25 kişi olsak ne güzel tezahüratlarla makaralarla eğlenirdik diye düşündük. Bu son setin başlarında da iyi giremedik ama daha sonra servise gelen oyuncuların etkisiyle oyun kırılıverdi.

Maç içinde gelen serviste arkaya düşen topu bir kere Nihan bir kere de Liuba bırakmıştı. Üstüne Liuba bir kötü manşet daha aldı ki, yani formda olmadığı yorgun olduğu hissediliyordu, davay Liuba davay diye sesleniyordum, Nihan'ın bir manşet hatası daha olunca boşver Nihan takma kafaya dedik. Naz ilk başlardaki tutuk oyununu teknik moladaki uyarılardan sonra düzeltiverdi, bir hücum sayısı daha alınca alkışladık.

Mola sırasında önümüzde ileri geri koşarak ısınan yedeklerin de oyuna girmesini istiyorduk, en güzel gül Songül diye seslenince gülerek bakıverdi. Daha sonraki her mola fırsatında ısınanlardan birine tezahürat ettik. Çiğdem Can Rasna, İpek Soroğlu derken Yağmur'a nasıl tezahürat edelim diyorduk. Yağmur yağacak seller akacak.. bağlantılı birşey uydurmayı beceremeyince, ooo o Yağmur Koçyiğit diye bağırma kolaycılığına kaçtık. Zaten ikinci teknik mola sonrası sırayla hepsi oyuna dahil oldu. Caferağa'da olanlardan telefonla öğrendiğimize göre devre arasıydı ve ilginç şekilde sadece dört sayı fark vardı.

Servise gelen Nati'ye tezahürat ediverdik, Nati'nin oğlu Marcus'ta salondaydı. Servise gelenlere tezahürat ederek geçirelim maçı dedik, sonra Eda bir geldi, bir daha gitmek bilmedi. Haydi Eda bitir şu maçı daha Caferağa'ya gideceğiz diye seslenince ağzını geniş geniş açan gülümsemelerinden birini gösterdi. Yolladığı servis düşerken uzaktaki iller bankası oyuncusuna bıraaak diye bağırırken bir baktık gerçekten de bıraktı top ace oldu. Gülerek tekrar servise gelen Eda'ya haydi aynı yere yolla diyerek tezahürat etmeye başladık Eda Erdem oley... O servisi yolluyor biz uğultu yapıyorduk, böyle böyle onüç yada ondördüncü sayıda gelmişti, yirmiye kadar servis attı. Onun servis serisiyle oyun kopuverdi zaten. Sayı aldıkça daha da coşkuyla Eda Erdem oley diye onu gazlıyorduk, sağol Eda haydi maça yetiştireceksin bizi dediğimizi duyup kafasını sallıyordu.

İlk teknik molada gerideyken yakaladığımız bu uzun serilerle farklı öne fırladık, oyuncu değişiklikleri de yapılınca giren çıkan oyunculara alkış tutup tezahürat ettik. Zülfiye fena paslar atmıyordu, servise gelince tekrar Zülfiye şakşakşak Zülfiye diye tezahürat ettik, o da bir ace yapıverdi. Haydi maç sonu geldi diyerek maç maç maç tempoları tutuverdik.

Kazanılan maçın ardından oyuncular birbirleriyle tebrikleşirken maç boyu oyuncu tezahüratı yapmak dışındaki tek tezahürat girişimimizi yapıp Sarı Melekler ooo o diye bağırmaya başladık, seyirciler montlarını giyerken pek katılmıyorlardı aralarında biraz alkış tutanlar oldu.

Oyuncular Fener çektikten sonra tribünlere dönüp alkış tuttular, kızların bazıları bize doğru dönüp alkışlayarak jest yaptı. Hadi montları giyinip hemen arabayla Kadıköy'e geçelim diyorduk ama oradan ayrılmakta biraz ağır kaldık. Yanımızdaki çıkış koridoruna yönelen her oyuncuya tekrar alkış tutuverdik. Fofao bize dönüp Thank You diyerek gitti, Seda'ya da seslenip artık iyileşmesini onsuz olmadığını söyledik. Çıkışa yönelen her oyuncumuzla selamlaşarak uğurluyorduk, kaptan hepinize çok teşekkürler diyerek içeri gitti.

Tabii bench arkasına ve bizim olduğumuz kısıma doğru yığılan taraftarlar,ufak çocuklar vs. oyuncularla resim çektirmek için fırsat kolluyordu. Kasia geçerken bizim yanımıza yaklaşınca hem bizlerle toplu olarak hem de yan taraftaki minik bir kızla resim çektirdi, gitmekteyken forma imzalamasını isteyen birini daha kıramayıp geri döndü, çok bunaltıcı olmadığı sürece herkesle ilgilenmeye çalışan sempatik biri olduğunu hissettiriyor.

Marina'yı görünce yanımıza çağırdık, bizimle Türkçe konuşarak kısa bir sohbet yaptı, nasılsınız, hala aynısınız değişmemişsiniz deyince güldük, bugün çok iyi oynadın tebrikler, iyi takımınız var başarılar diyerek uğurladık.

Violet hanım gelip tekrar teşekkür etti, basket maçı olduğundan fazla kimse yoktu dedik, evet orada da beşiktaşla derbi var şimdi oraya mı geçeceksiniz diye sordu, görüşmek üzere diyerek ayrıldık.

Biz artık yavaş yavaş hareketleniyorken her yerine buz sarmış olan Eda robot gibi hareketler yaparak geliyordu, top havuzunu taşıyan malzemeciye yardım etmekteydi, içindeki çiçeklerin hepsini sen mi alacaksın diyerek takıldık, evet kaçırcam diye gülüyordu. Çıkarken baktım Chris hala saha içinde Ze Roberto ile konuşuyordu.

Çıkışımızla hemen arabaya yönelip, trafikte takılsakta, Caferağa'ya en azından son periyodu izleriz düşüncesiyle yola koyulduk. Orada da girişteki görevli kapılar kapalı,içerisi merdivenlere kadar dolu diyerek cinslik yapıp bizi içeri almamakta direniverdi. Benim tek niyetim içeri bakıp Taurasi'nin gelip gelmediğini görmekti, zaten farkın açık olduğunu öğrenmiştik. İki üç dakika kala içeriden çıkanlar oluyor diye kapıları açınca, girin demesiyle şakayla girmiyoruz diye protesto koyduk, sonra bir içeri bakalım diye tribüne yöneldik, salonda yeni yasa ile ilgili protestolar yapılıyordu. Yeni yasayı istemiyoruz, dağdaki piçlere yeni yasa çıkarın gibi sesler yükseliyordu, tanıdıkların neredeyse hepsi bu maça gelmişti. Taurasi'nin olabileceği kısımları gözümle tarayınca göremedim, önümde ona destek amacıyla birkaç pankart açılıverdi.

Maç saatleri doğru düzgün ayarlansa iki salonda da keyifli bir ortam yaşayabilirdik, ama kısmet olmadı.

2 Ocak 2011 Pazar

Fenerbahçe Acıbadem - İllerbankası : 3-0 !!!


FENERBAHÇE ACIBADEM: 3 - İLLER BANKASI: 0

Salon: Burhan Felek

Hakemler:
Cihat Fırıncıoğlu xxx, Hasan Öztürk xxx

Fenerbahçe Acıbadem:
Eda xxx, Naz xx, Chachkova x, Ergül xx, Skowronska xxx, Osmokrovic xxx (Nihan xx, Çiğdem xx, Zülfiye x,İpek x, Yağmur x)

İller Bankası: Tuğçe x, Ezgi x, Ebru xx, Marina xxx, Aneta xx, Alesya xx (Ebru xx, Elif xx, Selin x, İpek x, Asuman x)

Setler: 25-14, 25-21, 25-13

Süre: 65 Dakika (20, 24, 21)

 * Maçı izleyemedim,o yüzden yorum yapamıyorum.
 Yayıncı kuruluş Sports TV  17.30'da çok önemli (!) gs mp - Ereğli maçını programa almış.
FB TV aynı saatlere (15.30) denk gelen bayan basketbol takımımızın bjk ct maçını verdi haklı olarak.
Bu maçı bant'a alıp daha sonra yayınlayabilirlerdi ama Kıvanç'ı klonlayamadıkları (!) için maçı anlatacak başka kimse de olmayınca (tahminim böyle ama başka nedeni olabilir mi ? ) vermiyorlar.
* İstatistiklerden bir şeyler çıkarıp yorumlayabiliriz ama gerek yok.
* Bu kadar zayıf bir rakip karşısında bile yedeklere şans verip rotasyon yapmayan hocamıza sevgiler.
* Bana kimse yorgunluk bahanesinde bulunmasın bundan sonra.Hala ısrarla yorgunluk tek neden diye yazanlar var.Onlara bir kez daha yazalım;
1-Dünya Şampiyonası nedeniyle takvimin kısa olduğunu herkes biliyordu.
2-Bu nedenle de zaten 15 kişilik geniş bir kadro kurduk.Bunu başta M.Ali Aydınlar olmak üzere tüm yetkililer söyledi sezon başında.(Şimdi arayıp bulamayacağım açıklamaları)
3-Bazı maç gün ve saatleri 2 kulübün rızası ile ayarlanıyor.Yani biz de kabul ediyoruz bu saatleri.
4-Rakiplerimiz de aynı tempoda oynuyor.Biz sadece Katar'da Dünya Şampiyonasında 4 maç fazla oynadık onlardan.Ve semeresini de aldık büyük bir prestij kazandık.Ki bu da bizim tercihimizdi.
Adamlar bize Wild Card verdiler.Hayır yoğun tempomuz var deyip kabul etmeyebilirdik.
 Bu gerçekler bilinirken,bizim hocamız hala Ankaragücü,İllerbankası maçlarında da aynı 6(7) ile oynuyor,ciddi yük binen oyuncuları dinlendirmiyor,kenarda bekleyen oyuncularımıza şans vermiyor.
  Ondan sonra da bizim her şeyi çok bilen (!) taraftarımız tek neden yorgunluk,neden bu kadar eleştiri yapıyorsunuz diyor.
Oynatsana Naz'ın yerine Zülfiye'yi,Sokolova yerine Yağmur'u,Eda yerine Çiğdem'i.
Neyin yorumunu yapalım daha.Allah yardımcıları olsun diyelim o kadar.
* İllerbankasında eski dostumuz Marina Tumas'ı düşük bir yüzde (% 27) ile de olsa 14 sayı ile takımının en skorer ismi olduğu için tebrik ediyorum.

Fenerbahçe Acıbadem - Vgstt 2-3 (Salondan İzlenimler) (







Armanın Gururu Sarı Melekler diye her ortamda sevgiyle anılan takımımız, onların başarılarıyla böbürlenen kibirli taraftarlarının desteklemeye bile gelmediği bir günde, hem teknik ekip hem de kendilerinin kötü bir performans sergilediği akşamda, karşılarındaki maçı kendilerinden daha çok isteyen güçlü bir rakibi ciddiye almamanın cezasını tek maçlı eleminasyon sisteminde kazaya uğrayarak çekiverdi.

Geçen haftaiçi oynanan maçın erken saati yüzündendir diye bahanelerle salondaki taraftar azlığına yorum getirmiştim ama anlaşılan benim de kabullenmem gerekir ki Fenerbahçe taraftarı gittikçe yalan olmaya doğru gidiyor, biz de boşuna daha çok kişi gelsin diye uğraşıyoruz, tam tersine gittikçe azalmaktayız. Gerçi bu maç mesela yandaki 1400 kişilik ufak salonda oynansa tıklım tıklım dolu gözükür dışarıda kalanlar da olurdu, ama büyük salonların böyle de bir dezavantajı oluyor ne yazık ki.

Salonda geçen haftaki maçtan da az bir izleyici kitlesi vardı, hele taraftar tribünü tam bir faciaydı, karşılarındaki kiralık vakıfbank kolpacılarından bile az sayıdaydılar. Sevgi eylem gerektirir dedikten sonra böyle kritik bir maça gelmeyenlere de, salona bedava girme durumları olmayınca maç öncesi yokuştan ters yöne giden gençlere de yazıklar olsun. Belki de kurtlar vadisi ile çakışacak diye maça gelmek istemeyenler bile olmuştur ki, onlara da ne diyeyim.

Salona giderken hava buz gibiydi, maça yarım saat kadar bir süre vardı, salonun tersi istikamete yokuştan yukarı giden 30-40 kişilik bir Genç Fenerbahçeli grupla karşılaştım.

Salonun girişinde ise vakıfbankın kiralık taraftarları grup vegaslılar pankartlarını açıp spor büro polislerine kontrol ettiriyorlardı. Bu çakma grubun başındakilerden biri gişedeki görevlinin yanında durmuş, girecek olanları sayıyordu, görevli dikkatli sayıyor musun diye ona üsteliyordu, anlaşılan kaç kişi girdiyse onların parasını toplu verecekti.

Salona hızlı bir bakış atınca gözlerime inanamadım, yanlış mı oldu acaba erkek voleybol maçına mı geldim diye düşündüm ama sahada ısınan beyaz formalarıyla bizim bayan voleybolcularımızdı.

Büfenin orada birkaç kişi ayaküstü konuşurken günün benim açımdan tek güzel olayı gerçekleşiverdi. Bize doğru yaklaşan Chris ve Fofao hi guys diyerek selam verdiler, biz birdenbire onları karşımızda görünce şaşırıp hello,how are you diye ayaküstü selamlaştık. Fofao'ya dönüp oi,tudo bem diye hatırını sordum, önce anlamadı sanırım belki de yanlış telaffüz ettim, pardon diye kafasını öne yaklaştırdı, tekrar edince, gülümseyerek gracias,bueno,es claro gibi birşey söyleyip görüyorsun rahatız gibisinden ellerini açıp bir referans hareketi yaptı. Açıkçası düz serbest bırakılmış saçlarıyla, bize güleryüzlü yaklaşımıyla maç ortamında gözüktüğünden çok daha sıcak ve sempatik gözüktü, biz onların önünden çekilerek büfeye doğru yollarını açıverdik, Chris ile beraber see you again diyerek gittiler.

Tribün yapacak kimse olmadığından geçelim bizde bir yere oturalım dedim, zaten neden bu kadar az kişi varken hala gidip o üst katta duruyorlar anlayamamıştım. Bu arada Moskova'dan gelen Canarino'yu farkedince, ona hoşgeldin demeye yanına gittim. Sabah varıp ayağının tozuyla maça gelmiş ama hem burada hem Moskova'daki Dinamo maçına gidip iki mağlubiyet görmesi şanssızlık oldu.

Biz arkadaşla yerleştiğimiz yer konusunda kararsız kalıp etrafa bakınıyorduk, buradan sahaya bağırsak garip kaçar mı diye. Hakem arkasındaki maraton tribün üstlerine doğru, bizim taraftarların olduğu yere nazaran sağ yanımızdaki grup vegaslılara daha yakındık.

Maçın başlamasıyla vakıfbankın çakma taraftarları daha baskın tezahürat etmeye başladı. Bizim taraftar tribününde dağınık halde duran elli kişi kadar varken, diğer tarafı hızlıca sayınca elliden fazla olduklarını düşündüm. Farklı takımların tribün bestelerini vakıfbank uyarlamalarıyla söylemekten utanacakları yoktu. gücüne güç katmaya geldik, formanda ter olmaya geldik, vakıfbank senin için ölmeye geldik.. diye bağırıyorlardı, içlerinden bir tanesi bile vakıfbank takımı için değil ölmek bir saç tellerini bile feda edecek değillerdi, ağabeylerinin topladığı 15-20 yaş arası çocuklardı.

Bizim taraftarların tezahürat sesleri bize zor ulaşıyordu, Fenerbahçe sen çok yaşa... seslerine yerimizden kısa bir an katılıverdik ama daha onlara katılamadan zaten diğer tarafın sesleriyle boğulup gidiyordu, ilk aldıkları sayı ardından taraftarın her zamanki yerinde... diye giriş yaptılar. Sahaya yakın oturan ekipten zaman zaman servislerde alkış tempoları yapılıyordu, ona katılıyorduk ama açıkçası ortam tarihi bir rezalete doğru gidiyordu, ilk defa Fenerbahçe taraftarının sesi müessese takımından az çıkıyordu, maraton tribünündeki seyirci kitlesinin bunu pek umursamadığı belliydi, gene maçı izlemeye devam ediyorlardı, aralarındaki tezahürat etme potansiyeli olanlar da çevre koltuk baskısından kaçınıp sessizleşiyorlardı.

Bizim taraftarlar ilk başta bir araya toplandılar, baktılar olmuyor, setin ilerleyen zamanında bir baktım hepsi yerlerini terkedip, maraton tribünü üstünde duvarın oradaki balkon kısım ve etrafına yığıldılar, heh şöyle az kişiyken burada olmaları daha iyi olur diye tam benim düşündüğüm şekilde hareket ettiler. En azından burada belki tezahürat ederken önlerindeki seyircilerde katılabilirdi. Onların geldiği andan itibaren ortalıkta biraz kıpırdanma yaşandı. Bizim oturduğumuz yerin üç dört sıra yukarısında kalıyorlardı, onların tezahüratlarına daha kolay katılabiliyorduk. Hemde etraftaki en ufak gürültüden rahatsız olup dik dik bakan elit tabakanın verdiği sıkıntıdan kurtulmuş olduk.

(Düşünün ki bazı çok elit voleybolsever kişilerin, taraftarların maç boyu hiç susmadan takımlarını desteklemek için bağırmalarından rahatsız olduklarını farklı platformlarda dile getirdiklerini gördüm, neymiş gürültü kirliliği oluyormuş arada beş on dakika sussunlarmış)

İlk sette bir defa bizim servisimiz çok açık görülecek şekilde içeri düştü ama nasıl olduysa hakem dışarı işaret edince itiraz etmeye başladık, serdar hoca gözlüklerin mi buğulandı şaşırdın mı sen diye bağırıyorduk. Bir de maç boyu bazı pozisyonların tekrarlarını skorbord ekranından takip eden seyircilerin aynı stadtaki gibi tepkiyi ıslıklarla uğultuyla vermesi gerçekten güzel bir reaksiyon oluyor, büyük ihtimal yakında federasyon hakemler baskı altında kalıyor diye bu görüntü işini keser.

Rakibin aldığı bir sayıda gözde bizim sahaya doğru dönerek yumruklarını sıkarak sevinince hem tribünden bizim, hem de karşısındaki yılları tecrübesi Nati'nin tepkisini çekti, Nati hakeme dönüp şununla bir konuşun gibisinden eliyle hareket yaptı. Bunun ardından hakem gözde'yi çağırıp uyardı, gözde file önünde kendi karşısında duran Nati'ye dönerek özür dilerim der gibisinden iki elini kavuşturarak bir jest yaptı.

Hiç ummadığımız kadar iyi arka alan savunması yapıyorlardı, ama ikinci teknik mola sonrasında üstünlüğü aldık, özellikle Nati'nin dört numaradan sıkışık bir pozisyonda arka alandaki boşluğa müthiş bir zeka örneği plasesi ile ayağa fırlayıverdim. Set sonunda set tempoları eşliğinde geçilip, bitince her zaman her yerde en büyük Fener sesleri yükseldi.

İkinci set duvardibindeki koltuklarda zıplayarak españa cani-matador melodisini yapan gençlere alkışlarla katılarak geçiyordu. Rakip tribünde aralara güneş diye girerek kontra sokmaya çabalasa da bizimkiler daha bir coşkuyla devam ediyordu. Arada birkaç alakasız tezahürat falan dillerinden geçiverdi.

Bir ara servise gelen Kasia koçun seslenmesi üzerine ona dönüp talimatı aldı ve servisini liberoları gizem'e yönlendirdi, gizem bir tur öncesinde hata yapmıştı ama genel olarak bu takımda en verimli manşet madeni olan nikoliç diye biliyorum, gerçi bende gizem'in moralini bozmak için ona laf atıyordum.

Arada bir gene bazı pozisyonlara itirazlar falan olup birkaç oyuncuları iyice zihinsel olarak kopunca, giovanni kalabalık değişikliklere gidiverdi,sonraki sete bu oyuncular daha diri döndü.

Hakem iki tarafa da karşılıklı hatalı kararlar vermeye başladı, onların içeri düşen topuna dışarı vermeleri sonrası bizim Sokolova ile kazandığımız sayıyı vermeyince, tekrarını izleyip yuhlamaya başladık, onların da bir rakip sahaya ayak basma itirazında haklılık vardı, yani kısacası hakem iyice afallamıştı, neyi dengeleyeğini bilemiyor gibiydi.

Seti kazanan oyuncularımız alkışlarla saha değiştirdi. Üçüncü setin içinde tribünde ilginç bir gelişme oldu. Gene ispanyol melodisiyle hoplamaya başlayan bazı genç taraftarların bunu neden tekrar yaptıklarını arkama bakınca anlayıverdim, koltukların üstüne çıkanların bazısı oradan yaylana yaylana zıplayarak kendi keyiflerine göre davranıyorlardı. Biraz sonra oradan çaaat diye bir ses geldi, herhalde en arkadaki koltuklardan biri kırılmıştı. Biraz sağ tarafımızda oturan spor büronun genç polisleri oraya gidiverdi. Bu polislerle bir takım tartışmalar başlayınca tribünden destek uzun bir süre kesiliverdi. Başlarındaki amigo çocuklar polislere ya yapmayın, bir koltuk için böyle şey olur mu diye yakarıyorlardı ama anlaşılan polisler işi çok ciddiye almışlardı
Birkaç kişi çıkış kapısına doğru ayrıldı, sanırım polisler de kırılan koltuk için rapor ve tutanak tutmaya gittiler, sonra ellerinde bir kağıt ile döndüler. Bu meselenin yarattığı can sıkıntısıyla uzun bir süredir herkesin sesi kesilmişti, 25-30 tane GFB'li artık tezahürat etmeyi falan boşverip, o kısımdan ayrılıp sola doğru uzaklaştılar, bir kısmı o taraflarda oturarak maçı izlemeye başladı, bir kısmı da salondan ayrılıp gitti.

Sahadaki maç kritik bir hale gelmişti ama spor büro elemanları ortamın içine edip uzun bir süre ortamın bizim aleyhimize dönmesine yol açtılar. Evet oradaki bazı gençler sırf koltuk üstünde zıplamak hoşlarına gidiyor diye böyle davranıyordu ama bu meselenin bu kadar uzaması da garipti. Zaten az olan tezahüratçı kitle iyice azalmıştı, yerlerinden ayrılanların haricinde kalanlar da bir süredir soğumuştu.

Maçın bu seti rakibin iyi oyunu karşısında bir türlü istediğimiz seriyi yapamıyorduk, bir ara servisleriyle beni umutlandıran Naz olsa da devamını getiremedik, bizim taraftarın da takımın maçtan kopmaması için ateşleme yapması gereken anlarda yaşanan gelişmelerle oyundan kopmasıyla hamle yapmakta geç kaldık ve set böyle gidiverdi. Bu seti öyle yada böyle alan vakıfbank toparlanma fırsatı buldu. Bir defa aldığı sayı ile sahada tur atar gibi sevinen maja poljak'a bu ne ya gitsin yandaki atletizm pistinde de tur atsın gelsin diye kızmıştım.

Üçüncü setin sonuna doğru yukarıda kalan arkadaşların, zaten diğerleri gidince az kişi kaldık, gelin beraber destekleyelim birşeyler yapalım ricasıyla aşağılarında oturan birkaç kişi olarak yanlarına katıldık, çoğunluğu tanıdık olan salon müdavimleri olmak üzere yaklaşık 20-25 kişi vardı. Üçüncü set gittikten sonra, aramızda konuşup rakibi bozmaya çalışalım, top bizdeyken de kısa tezahüratlar girelim dedik, daha fazla elimizden birşey gelmezdi.

Dört sıra aşağıda otururken, en üste duvar dibindeki koltuklara geçip oturunca arkamdan gelen keskin bir soğuk hissettim, gerçekten ilginçti biraz aşağısı normal bir sıcaklıktayken burası buz gibiydi. Arkamızdaki duvarda çok önceden yazılıp kuruduğu belli olan, kırmızı boyayla mı yoksa eli kanayan biri mi duvara sürterek yazmış anlayamadığım, bir kırmızı karalama ile sanki parmakla yazılmış gibi "vak" yazılmış devamı yoktu, herhalde yazanın kanlı parmağı kurumuştu.

Neyse biz bir yandan onların servisini,hücumlarını yuhala,manşetleriniz bozmaya uğraş; sonra top bize geçince tezahürat edelim falan derken fazla yorulmaya başladık, en iyisi biz sayı aldıktan sonra hepbirlikte tezahürat yapalım dedim. Bu kadar az bir alanda durduğumuz halde bir iki kere söylenen tezahüratta yanlış senkronize olduğumuz durum oldu, zira ben en sağlarında biraz dıştaydım, böyle hatalarımız oldu. Bazen de amigo gibi birileri ön plana çıkıp tezahürat girmediğinden birkaç kişi farklı ses çıkarınca neyi söyleyeceğimizi şaşırıp ufak sessizlikler oluverdi. Aradığım büyük aşkı ben doğarken sende buldum... tezahüratını hızlanmadan söyleyelim, sayı aldıkça tempoyu yükseltelim dedik. İlerleyen süreçte bir defa sahaya yakın oturan ekipten tezahürat girildiğinden katıldığımız oldu. Sürekli aynı şeyi bağırmaktan gına gelince, yahu arada bir saldır saldır Kanarya diye de bağıralım dediğim oldu.

Rakip takım oyuncularının maça ortak olmak için verdikleri çaba bizi yoruyordu, öyle ki gidip gelen rallilerde kenardaki masörlerinden yardımcı antrenörlerine kadar hepsinin hoplaya zıplaya birbirlerine sarılarak alınan sayılara sevinmesi maçı ne kadar istediklerini gösteriyordu. Hakemin kararlarına olan tepkileriyle iyice hırslandılar, zaten bize karşı maçlarda bütün motivasyonu ortaya koyan çok cins oyunculara sahiplerdi, onların çığlıkları hareketleri bizi iyice delirtiyordu. İstatistikçilerin yanında oturan Seda sıkıntıyla tırnaklarını kemiriyordu,Seda'nın yokluğu yanısıra Chris ve Fofao'nun da eksikliğini hissediyorduk.

Hakemin ikinci teknik mola öncesi verdiği karar ve sarı karttan gelen sayıya rağmen avantajı kullanamadık. Banttan seken topu görünce biz hakeme dört dört diye bağırırken hakem de düdüğü çalmıştı zaten. Rakip oyuncular ve özellikle koçları çok sert itirazlarda bulununca, yuhalamaya başladık, giovanni molayı alırken biz hakeme hocam kart kart nerede kartın diye bağırarak sesleniyorduk. Mola dönüşü hakem bahar'ı çağırıp sarı kartını gösterince alkışlar yükseldi, işte böyle hakeme biraz oyunu takip edip yerinde bilinçli tepki verilince nasıl yanıt alınıyor diyordum (Ama bu pozisyonda aslında topun blok ve banta temas ettiğini evde tekrar izleyince gördüm, hatalı bir karar olmuş) Bu kartın ardından sayı bize gelip molanın üstüne bir de teknik mola gelince giovanni molan bitti diye gülerek makara yaptık.

İkinci teknik mola sonrası sayı farkının birer birer eridiğini gördük, haydi susmayalım diyerek, bizim için saldır Fenerbahçe, yeter artık saldır Fenerbahçe diye bağırsakta; onlar gerçekten hırsla maçı çevirmek için herşeylerini ortaya koyuyorlardı, pasların nereye gideceğini sezip blok yerleşimlerini iyi kurmaya başlamalarıyla tıkanıverdik, Ze Roberto Yağmur'u oyuna alıp tek hamlesini yaptı. Kasia'nın suratına gelen top gibi daha önce de Naz'ın yüzüne çarpan bir top olmuştu, anlaşılan bunlar bugün takımın güzel yüzlerini de çirkinleştirecekler dedim.

Rakip bizi yakalayıp öne geçince, aşağımızda oturup maç izleyenlere yönelip, haydi ıslık baskı yapın, izlemeyin biraz yuhalayın yahu diye sesleniyorduk. Böyle sakin karakterli olan ben dahi bu anlarda zıvanadan çıkıveriyorum, enayimiyiz biz burada uğraşıp duruyoruz, maça ortak oluyorlar hala izliyorsunuz, biraz sizde çaba gösterin be diye bağırınca, etrafta oturan kızlı erkekli gençlerden bazıları da yerlerinden kalkıp bize katıldılar. Aslında belki maçı izlemeye gelmiş insanları kışkırtarak bir reaksiyon göstermelerine uğraşmak haddimiz değildi, ama insan öyle kritik anlarda garip bir psikolojiye giriveriyor, herkes birşey çabalasın istiyor.
(Gerçi salonun ortasında oturan pasif seyircilere doğru kızıp tepki koyuyorsak ta, bizim bayan voleybol takımının sürekli takipçisi olan bazı çok meşhur taraftarımız dahi aramızda değildi, file arkasında vakıfbank pankartlarından birinin altında oturmuş maçı izliyorlardı, zaten maç sonrası onlara da, maç bu kadar sıkıntıya girmişken neden yardımcı olmaya gelmediler diye çıkıştım)

Mola sırasında yanımdakilere maç 2-2 olursa inelim aşağıya sahaya yakın bir yere geçelim, seyircinin bir fayda getireceği yok, biz biraz daha sahaya yakın olmalıyız dedim, birkaç kişi hak verdi ama "bu ne yahu dama taşı mıyız, zaten file arkasında biraraya geldik olmadı,buraya geldik, şimdi birde aşağıya mı gidelim, hem zaten orada oturan seyirciler yerlerinden ayrılır mı" diye itiraz eden de oldu.

Diğer yandan sonunda serilerini kırıp bizim için saldır Kanarya... diye bağıraraktan uğraşlarımıza devam ettik, kenarda oturan Nihan dahi ellerini açıp alkışlarla zıplayarak katılıyordu. Karşılıklı gidip gelen sayılarda özellikle glinka'yı durdurmakta zorlanırken, nilay'a bile kızdım, nilay kolaya kaçmasana hep glinka'ya oynuyorsun diye bağırıyordum. Böyle anda insan bir garip ruh haliyle herşeye kızan bir hale geliyor.

Setin sonuna gelirken bir yandan haydi kızlar bitirin maçı diyip,rakibe baskıları yoğunlaştırdık, seyircilere de haydi haydi ayaklanın artık, baskı yapın seslenmelerini bırakmadık, maç sayısı için servis atacak olmanın verdiği gaz anıyla bizim için saldır Kanarya diye bağırırken oturan seyirciler de alkış tutarak ayaklanmıştı.
Ama rakibin sayıyı alıp berabere yapmasıyla, ayaktaki seyirciler aynı anda nasıl oturdular hayret ettim, yok böyle birşey ya niye oturuyorsunuz, ıslık ıslık seslenmeleriyle tekrar beklentiye girdik.

Ne yazık ki eline çok güvendiğimiz Nati'nin ters plasesi çizginin dışına gidince maç uzatmaya gitti, bizim tersimize onların moral tavan yaptı. Onların taraftarının eller eller havaya, bütün salon ayağa gibi absürd seslenmelerine gülüp geçmek gerekiyordu.

Tie break öncesinde, koçun oyuncuların önünde çömelip hepsine birşeyler anlattığını görünce, haydi be koç sen ki olimpiyat şampiyonlukları olan tecrübeli adamsın, koy bütün becerini de al şu maçı diye sesli düşüncelerimi döküyordum. Sonra kendi tribün ekibimize döndük, manşet alacaklarken hepberaber aynı anda uğultu yapalım, hücum yaparlarken de gürültüye devam diye konuştuk, sayı alınca kısa tezahürat, kaybedilen sayıdan sonra moral verelim vs... Nedense soldan birileri ispanyol melodisini giriverince, set başlarken öyle giriverdik, onlar servise gelince herkes durup ıslığa yöneldi. Üstüste gelen sayılarla bizim için saldır Kanarya sesleri yükseliyordu, güzel bir seri kurup saha değişimine beş sayı farkla geldik. Bu dünya hep yalan dolan tezahüratını yapıyorduk ama ben bunu söylemeyelim çok uzun sürüyor, rallileri takip edemeyiz dedim, buna karşın biraz daha sürdürdüler,neyse bu tezahüratı ederken pek olumsuz bir durum olmadı, sayıları alan biz olduk. Oyuncular önümüzden saha değiştirecekken, bütün maraton tribünü ayaklanıp alkışladı.

Bu kadar gazı almış, avantajı yakalamışken maçın buradan nasıl gittiğini, oyunculara ve koça sormak lazım. Hırsla oynayan rakibine karşı bir anlık rehavete bile kapılmaması gereken takımımız yaptıkları hatalarla yakalanınca strese boğuldu. Haydi Fener haydi sesleriyle bir hamle bekledik, kaybettiğimiz sayılarla yerimde duramayıp, biraz sağa sola yürüyüp geri dönüyordum, haydi Fenerbahçe haydi kızlar bırakmayın diye alkışlarla onlara seslenip, sonra gene haydi ıslık diye herkesi hareketlendirmeye çalışıyorduk.

Öyle ralliler oluyordu ki, heyecan had safhadaydı, koçlar oyuna hamle yapıp duruyordu, maç sayısı çevirmek için hem takım hem biz bütün tecrübemizi iyimserliğimizi ortaya döküyorduk. Böyle stres dolu anları lehimize çevirdiğimiz çok durum yaşamıştık, ama öne geçmek için hücum fırsatını Nati biraz yumuşak yollayınca salondakiler hayalkırıklığı ile ahlar vahlar çekti, ardından glinka o hamilelik öncesini andırırcasına durduramadığımız kesitlerinden birini daha sununca gene stres omuzumuza biniverdi, orta oyuncularımızın blokları ise maç boyu çok zayıf kaldı. Aldıkları sayılarla kenardakiler öyle bir adrenalinle seviniyorlardı ki, o an gözüm korkmaya başladı, ben ki sürekli pes etmeyen yapıda olduğum halde onların bu inadını kıramayacağımız korkusunu hissettim.

Nati gene en kritik anda sorumluluk alıp bize bir soluk aldırdı, kalan son soluğumuzla tezahürat etmeye çalıştık. Ama devamında bugün şimdiye kadar gördüğüm en olağanüstü performansını koyan nikoliç'in sayısı, ardından Nati'nin hücumunu çevirmeleri ile glinka'nın vuruşu... O an öyle bir geçti ki, ağır çekim gibi, onların hücumunu yuhalarken bloktan seken topun arka alana gidişi, Kasia'nın zorlukla uzanarak hamlesi ile daha da uzaklaşan topa koşan Nihan'ın yere atlayışını izlemek, ama yetişemeyeceğini anlayınca hayııırr olamaz diye haykırırken, topun yer ile temasını görüp eller başımızda kaybedilen bir maçın üzüntüsünün kafaya dank etmesi... kupadan elenmiştik. Oyuncularımız şok geçirir gibi bembeyaz olmuşlardı.

Diğer tarafta ise doğal olarak bir adrenalin patlaması yaşanıyordu, çakma taraftarları şampiyon vakıfbank diye tezahürat yaparken Fener şakşakşak diye bağıralım istedim ama bir iki kişi katılırken ağızlarımız kilitlenip kaldı. Diğer yanda utanmazlar bizi iyice sinirlendirmek için tribün içinde kendi aralarında sarı-kırmızı diye tezahürat ta yapıyorlardı, sonra takımlarını çağırmaya başladılar.

Oyuncular birbirlerine koşuyor, tribündeki tanıdıklarına koşuyor, hopluyor zıplıyor, birbirlerinin üstüne atlıyor, nikoliç coşkuyla üstündeki formayı çıkarıp striptiz yapmaya bile başlıyordu. File önünde karşılıklı tebrikleşme seremonisini yaparken birşeyler bağırma hissiyatı döküldü, armanın gururu Sarı Melekler diye kısa bir an bağırıverdik, sonra diğerleri Fenerbahçe buraya diye sesleniyordu.

Oyuncular biraraya toplandıktan sonra tribüne dönüp mağlubiyet modunda hafif bir alkış tuttular, Fenerbahçe buraya diye seslenmelere karşılık gelmediler ama Nati gibi bir kez daha dönüp alkış tutanlar oldu. Bu arada vakıfbank oyuncuları giovanni'yi havaya kaldırmışlardı, oha lan giovanni kupa mı aldınız, ne bu sevinç diye sıcak kızgınlıkla bağırıyorduk. Sıkı motivasyonlarında böylesine büyük bir rakibi yenmeleri olduğu gibi, bizim taraftarın geçen senelerden beri kurduğu baskısına karşı bir cevap verme fırsatı bulmaları da yatıyordu. O birkaç oyuncunun alınan sayılardan sonraki tavırları,çığlıkları, set sonları yaşadıkları abartılı coşku, maçın sonundaki tribün önünde duygu patlamalarını gösterme çabaları bizlerin tepkisine neden oluyordu.

Kiralık taraftarları bunları tribüne çağırınca, hepsi el ele tutuşup onlara doğru yaklaşırken, biz yuhalarken, liberoları gizem bizim tribüne doğru dönüp ne var be, ne oluyor yani,kutlayamayacak mıyız diye elleri kolları havada gelince sinirler tavan yaptı. Ne oluyor, parayla kiralanan çapulcuların çağırıyor diye hava mı yapıyorsun, sonra giovanni'ye dönüp kupa mı kazandınız ne bu sevinç diye ters konuşmalarımız oldu. Onlar karşılıklı gelirken, biz her zaman her yerde en büyük Fener diye bağırdık.

Soğuma hareketlerine fazla duracak morali kalmayan oyuncular birer birer çıkış koridoruna yönelmeye başladılar. Nati ve Eda hemen omuzlarına buz takviyeleri almıştı. Hepsinin yüzü düşmüştü, bizde çıkış koridoruna doğru yönelip gidenlere seslenerek alkış tutmaya başladık, Natiii diye seslenmemle yüzünde bu sefer olmadı ifadesiyle bize bakıp alkışımıza karşılık vererek gitti. Kaptan Çiğdem'e boşverin canınız sağolsun diye uğurladık, her giden oyuncuyu alkışladıktan sonra gene uzakta sevinmeye devam eden vakıfbankın uyuzlarına laf atarak koridora döküldük. Kasia ise tanımadığım bir erkekle maç sonrası hala sıkıntılı ifadeyle elleri kollarıyla birşeyler anlatarak değerlendirme yapıyordu, belki de eşidir. Teknik ekipte moralsiz bir şekilde gitmişti.

Biz de çıkarken aramızda hem sert bir şekilde kendi tribün özeleştirilerimizi yaptık, hem de takımın oyunu, oyuncuların kötü performansı, hocanın giden maça müdahalelerinin istediğimiz gibi sonuç vermemesi üzerine bir sürü şey konuştuk, çok yoğun bir maç trafiği olacağını bilerek geniş bir kadro kurulmuştu ancak zayıf maçlarda da belli oyuncuları oynatıp, bu maçtada fazla bir oyuncu kullanmamamız bizi şaşırtmıştı.

Uzun bir aradan sonra kendi gözlerimiz önünde böyle bir elenme durumu yaşatan Sarı Meleklerimizin daha ayaklarının yere basması ve ciddiyetten uzaklaşmaması gerekir. Aynı şekilde kibirli taraftarlarında bir şekilde karşılarındaki herkesi küçümseyen rehavet içindeki tavırlardan hızla uzaklaşması gerekiyor. Federasyonun ve elit voleybol severlerin de istediği şeylerden biri oldu, iki kulüp takımı daha ilk turda elenince kendi kendilerine bir kupa oynarlar artık.
2010 senesini kötü bir maçla tamamlasakta, bu takımın bize koca bir sene boyunca yaşattığı güzellikleri unutmadık.

Spor büro polisleri tribün ortamını bozmadan önceki kalabalıktan bir görüntü



Maçın en kritik anlarında dahi maçı izleyerek, beni de delirten seyircilerimiz


Salona beleş giren, pankartları kulüpten aldıkları parayla yapılan kiralık grup vegaslılar