Kerem Gürsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kerem Gürsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2010 Pazar

Fenerbahçe Acıbadem - Ereğli Belediye 3-0 Kerem'in Gözüyle Salondan İzlenimler.

[bayan+voleybol+biala(polonya)+maçı6.jpg]

Ligde oynadığımız bu tip az seyircili,oyun kalitesi de düşük maçlardan keyif alabilmek için sadece maçı izlemekle yetinmemek gerekiyor. Televizyonda bu maçı izleyenler oldukça sıkılabilirken, salondaki bizleri eğlendiren ilginç durumlar yaratabiliyoruz. Hatta salona gelip maçı izlediği gibi ayrılıp gidenler de bugün olduğu gibi unutulmayacak sahnelerden birini kaçırdılar. Altı üstü bir ereğli belediye maç sonrasını bile keyifle anımsayabileceğiz.

Futbol takımının Ankara deplasmanında olduğu bugün, yaklaşık 40 saat önce final four biletini almış olan bayan voleybolcularımızın da günün pek alışkın olmadığımız erken saatlerinde maçı vardı. Futbol takımı peşine gidenlerin olmaması yanısıra erken saatin ve zayıf rakibin etkisiyle salonun pek dolu olmayacağı kolay tahmin edilebilirdi. Öğlen maç saatine doğru bire on kala gibi, yalancı bir bahar güneşinin yüzümüze vurduğu sıralarda salona gelmiştim. Girişteki görevlilerle bugün bu maç sonrası başka ciddi maç var mı diye fikstüre baktım ama hiç birinci lig maçı gözükmüyordu. Bizim maç sonrası ışıkspor-hisar genç bayanlar maçı olduğu yazıyordu.

Oyuncular ısınmaktaydı ve tribünlerde dağınık halde izleyen seyirciler vardı. Skorbordda saat 13.00 olmuş olsa dahi ısınmalar devam etmekteydi, herhalde öncesindeki maçlarda biraz sarkma oluverdi diye düşündüm. Etrafta çok az tanıdık simalar vardı, bir kısmı Ankara yolundaymışlar, maç sırasında da arayıp skor soruyorlardı, yeniliyoruz set verdik falan diye cevaplayıp dalga geçiyorlardı. Ana tribünde yaklaşık 300 kişi falan dağınık halde oturmuşken, bize yakın file arkasında da 15 kişisi falan duvardibindeki ekip olmak üzere 50 kişi kadar vardı. Uzaktaki file arkası tribündede 30-40 kişi maçı izliyordu. Zaman zaman maçı olan veya bitmiş olan genç takım oyuncuları da tribünlerde bir yerlere kümeleşiyorlardı. Protokol tribünü de boştu, Mehmet Ali Aydınlar salona çok yakın olan Acıbadem genel merkezinden rahatlıkla gelip maç saatinde salona girdi, tek başına oturuyordu, Hakan Artış'ta gelince gel yanıma otur dediyse de belki gelen olur ben arkada ki alıştığım yerime oturayım gibi birşeyler demiş olsa gerek ki onun arkasına geçiverdi.

Yanımdaki tanıdıklar cannes ile ilgili organizasyon planlarından bahsediyorlardı, 22 euro gecelik ücretli en ucuza buldukları otel neyse de uçak meselesi pahalı diye konuşuyorlardı. Önümüzde oturan ağabeylerden birinin ufak kızı etrafta döne döne diğer ufaklıklarla birlikte eğleniyordu ki, sonra yazacağım gibi günün yıldızı oluverdi. Onlar babalarıyla birlikte ön sıralarda oturup birşeyler yiyorken hemen güvenlikçiler damlayıp ön sıraları boşaltın lütfen diye uyarı yaptılar. Bu büyük meseleyi halletikleri esnalarda hakemler düdük öttürdü ve baş hakemin daha önce görmediğim bir kadın olduğunu farkettim. Isınmalar sonlandırılmıştı, takımlar bir araya toplanmışken bizim takımdan ses gelince alkışlayıverdik. Sonrasında oyuncular anons ediliverdi, bazı yedek isimlerin oynaması doğaldı, Songül-Alice-Naz ilk altıda başladı. Kadroya baktım, kenardakilere baktım Nati yoktu, oynamaması önemli değilde, bugün onunla resim çektirme planım olan benim için kenarda veya arkadaki protokolde dahi oturur vaziyette görmeyince üzüldüm. Belki izin almıştır, oğluyla falan geziyordur diye düşündük ki meğersem tribünde oğlu ve erkek arkadaşı ile beraber maçı izliyorlarmış, maç sonuna kadar durumu farkedemedim anca maç sonu sahaya inip arkadaşlarını tebrik ettiği zaman görüverdim.

Ereğli belediyesi kısa boylu ama çevik 3 Taylandlı oyuncuları ile dikkat çekiyordu. Maçın başlarında pek iyi giriş yapmadık, Eda ve Gamova karşıya yollamak istedikleri topu kendi sahalarına plaselediler ki onların klasına göre çok komik görüntülerdi ama konsantrasyonun olmadığı bir ortamda pek garipsemedim. Bir defa da Songül Alice çarpıştılar top yere düşüverdi, Naz bir kaç kötü top yolladı falan böyle pek kendilerini maça vermiş vaziyette değillerdi. İzleyicilerde öyleydi, sayı alınınca alkışlıyorduk, zaten bağırıp tezahürat edecek fazla kişide yoktu salonda. Benim oturduğum yerde çevremde 10 kişi kadar, file arkasındaki ekipte sonradan gelenlerle 15 kişi kadar zaman zaman tezahürat girildiği oluyordu. Maç başlamadan önce köşedeki oyunculardan Frauke sahaya bir alkış yapıverince bizde onunla beraber alkış tuttuk. Bir yandan sohbet bir yanda maç takibiyle zaman ilerlemeye başladı. Bir süre böyle geçmişti ki önümde oturan ağabeyin artık sıkılıp melodiyi girmesiyle oturduğumuz yerden kanaryasın sen bizim canımız... diye bağırmaya başladık, birkaç tur söyledikten sonra bıraktık. Topun ölmediği zamanlarda öldüren Gamova olunca salonda alkış kopuyordu. Bir pozisyonda Seda çok sert şekilde topu dışarı çizgi hakemini doğru auta yollayınca, terminatör Sedaaa...hakemi öldürecek hakemi öldürecek Terminatör Sedaa diye bağırıverdik. Alice Blom güzel bir sayı alıp servise gelirken Alice Blom oley diye bağırdık. Naz servisten sayı almıştı galiba file arkasından vur vur kafasına kafasına çivi gibi çivi gibi NAz Naz Naz diye sesler geliyordu, onlara katılıverdik. Sonra gene sessizlik içinde maç takip edilirken sıkılmaya başladık, yanda oturan arkadaş geçen sefer yaptığımız gibi biraz eğlence olsun diye Polonya stili yapalım diye hatırlatınca tamam dedik. Ama az kişiyle manşette ooo pasta aaa yapmaya başlamıştık ki oyuncular pek iyi paslaşamıyordu o yüzden gümletemiyorduk, rakibin sayıları almasıyla bu atraksiyonun da tadı kaçıverdi. Eda bir servisi fileye takıverdi, hemen Eda Erdem ole diye bağırıverdik. Neyse setin sonu geldi ve set set set derken Naz'ın akıllıca uzak köşeye yolladığı bir sayısıyla durum 1-0 oldu.


İkinci set rakip önümüze gelmişti, Taylandlıları daha yakından izliyorduk, bunlar kendi ülkelerinde köpek eti falan yiyorlar diye mi böyle zıplıyorlar, yok yok bunlar kurbağa yiyorlar ondan iyi zıplıyorlar geyikleri dönüyordu. Zaman zaman oyuncuların öldürdüğü toplarla alkışlarla oyuncuya tezahürat yapıyorduk. Bazen rakibin itirazlarına tepki veriyorduk falan böyle durağan bir tempoda oyun giderken yeni bir eğlence keşfetmiştik, önümüzde oturan ağabeylerden birinin ufak sarışın kızı heyecan içinde maçı takip ediyordu, sarı lacivert çubuklu formasının arkasında da ismi yazan 5.5 yaşındaki Doğa görülmeye değer şirinliğiyle ortamın eğlencesi oluverdi. Yanındaki diğer ufaklıkla birbirlerine sarılıyor, Fenerbahçe 9 oldu 9 diye bağırıyordu. Babası geri dönmesiyle beraber bir tek sana tutuldu bu kalpler.... diye bağırmaya başlamıştık. Minik Doğa'nın bütün tezahürata katıldığını farkedince bir sessizlik anında setteki parmaklıklara gidip söylemesini istedik, olanca sesiyle sahaya doğru bağırmaktaydı, bizim takım servis atacağından yerleşmiş olan ereğli oyuncuları şaşırdı, hatta liberoları tribüne doğru bakıverdi. Doğa tezahüratı bitirdiği gibi aşkın bize yeter... kısmıyla biz giriveriyorduk. Bunu iki kere tekrarladıktan sonra ufaklık dinlensin dedik. Yeni tribün amigomuz artık Doğa diye sarııı lacivert Doğa sarı lacivert Doğa, Doğa ortaya üçlü çektir tayfaya gibi takılmaya başladık. Ufaklığın hiçbir çekingenliği yoktu, gayet rahatlıklara setin orada parmaklıklara yaslanaraktan söylüyordu, salondakilerin de dikkatini çekiverdi.
Sonra bizim önümüzden geçen genç bayan takımımız oyuncularını görünce bugün kazanmışsınız tebrikler diye kutladık.
Salona geç gelen duvardibi ekipten olan ağabeylerden biri elinde büyük bir pankartla gelmişti. Onu file arkasına asıverdiler. Sarı zemin üzerine, üstte sarı lacivert damalar altında değişik bir fontla "Dünyanın En Büyük Spor Kulübü" yazıyordu, bunun altında da branşların simgeleri vardı, çok güzel bir pankarttı, daha önce de biryerde asılmıştı herhalde görmüştüm diye anımsamaya çalıştım. Ailesiyle geç gelen bir diğer ağabeyede uyuya mı kaldınız diye takıldık, yok karşıdan anca geldik deyince, yüzerek mi falan diye böyle şakalaşmalar arasında onlar da file arkası tarafa yerleştiler.
Arada bir uzayan rallilerde salon biraz heyecan yaptıysa da rahat bir şekilde seti 25-13 aldık. Ooo oo o Bu sene her branşta şampiyon Fener... Karşı sahadan bizim sahaya geçen oyuncularımızı alkışlayıverdik.

Son sette gene Doğa sahne aldı tekrar parmaklıkların oradan sahaya doğru bütün sesiyle bir tek sana tutuldu bu kalpler diye bağırınca, bu sefer bizim yedek oyuncular da farketti, gülümseyip, ona alkış yaptılar. Doğa tezahüratı sonuna gelirken biz devreye girip melodiyi sürüklüyorduk, babası Doğa'ya bir daha söyle kızım deyince bir tur daha yaptık. Mola sırasında ise eyvah annesi aramış, şimdi televizyon gösterdiyse kıza niye şarkı söyletiyorsun diye kızar falan deyince ona takılıverdik. Maç sürüp gidiyordu, rakip yaklaşır gibi olunca koç mola alıyordu.
File arkasındakiler Caferağa'da geçen hafta da söylenen dilimde şarkıların gündüz gece,deli gibi aşığım Fenerbahçe,bu dünyayı yakarım senin için, şampiyonluk gelince... bestesini söylemekteyken katılmaya çalıştık. Seda çok güzel smaçladığında Terminatör Seda diye gene tezahürat döndü, Gamova sayı aldığında da Ekaterina Gamovaaa diye tezahüratlar ediverdik. Bir itiraz anında hakem hatalı bir karar verdiyse de boşver Kaptan diye seslendik. Maçın sonlarına doğru file arkası ekip candan öte sevmedik mi seni kanarya melodisiyle birşeyler söylüyordu. Ne söylediklerini anlayınca onlara katıldık. Melodiyi giriyorlardı Laylalayla... bekle Fransa, layla....bekle Fransaa, laylalayla....bekle Fransaa, Fenerbahçe geliyor kupa almayaaa
diye bir süre söylemekteydik. Bir mola esnasında Doğa'nın babasına bir videoya çekseydiniz bu youtubeda falan taraftarlarda izlerdi deyince, Doğa'yı tekrar setin oraya yolladık ama maçın son sayılarına gelinmişti ve o sıralarda pek sessiz bir ortam yoktu. Maçtan sonra takımı çağırınca yaparız öyleyse dedik. Maç sayısı zamanı gelince ayaklanan salon maçı kazanan takımı alkışlamaya başladılar. File arkasından Dünyanın en büyük spor kulübü sesleri yükseliyordu, onlarla beraber bağırdık.

İki taraf oyuncuları da tribünlere alkış yapıp birbirlerini tebrik etmeleri ardından bölünüverdiler. Bizim takım tekrar toplanıp Fener çekti tribünlerden alkışlar yükseldi, takımı tribüne çağırdıysakta fazla ses çıkmadı, onlarda o esnalarda fotoğraf ve röportaj dağınıklığındaydı. Bazıları yere yayılıp soğuma hareketlerine başlamıştı, bir kaçı ise kısa koşular yaparken Nati sahada arkadaşlarını kutluyordu. Biz parmaklıkların oraya yığılıverdik, Çiğdem kaptan televizyona röportaj veriyordu, Seda'yı işaretle çağırıp yakınımıza gelince röportajlar bittikten tüm takımı tribüne getirmesini istedik. O da tamam dedi herkesin yanına teker teker gidip söylemeye başladı. Bu arada babası Doğa'ya ne söyleyeceğini öğretiyordu, birisi de diğer bir açıdan çekim için bekliyordu. Seyircilerin bir kısmı salondan ayrılmaktaydı ama gene de o taraflarda birikmeler olmuştu. Yaklaşık bir 5 dakika falan sonra Fenerbahçe tv muhabirinin artık uzaklaşmasıyla, Fenerbahçe buraya diye takımı çağırmaya başladık. Oyuncular ayaklanıp hep birlikte bizim önümüze doğru geliverdiler. Salondakilerde oyuncular gibi ne olacağının farkında olmadan alkışlamaktaydı, onları susturmamız gerekti. Küçük amigo Doğa babasının hadi kızım demesiyle başladı bağırmaya Bir tek sana tutuldu bu kalpler,sevdanın uğruna tanımaz hiç engel, bizim için heves değilsin sen Fener dedikten sonra bizde hepberaber aşkın bize yeter laylay... diye giriverdik. Oyuncular Doğa tezahürata başladığı anda şaşırıvermişti, hepsinin yüzüne teker teker baktım ki, klasik yaptıklarımızın dışında çok hoş bir sürpriz olduğu gülümsemelerinden belliydi. Onlarda tezahürat bitince alkışlarla Doğa'yı kutladılar. Ama tekrar bir sessizlik yarattık, Doğa sizi çok seviyoruz diye oyunculara bağırdı ve Helal olsun Doğa diye bizde onu sevdik, salon dağılmaya başladı, oyuncularımız da soyunma odalarına gittiler. Babası da Doğa'ya söz verdiği gibi oyuncularla fotoğraf çektirmeye aşağıya gitti.

Bizden sonra maçları olan genç takımlar ısınmalarını yapmaktaydılar, salondaki Fenerbahçe seyircileri dağılırken, artık amigo olarak Doğa'yı görmek istiyoruz, yeni nesil veliahtımız falan diye takılanlar oluyordu. Salonda çok az sayıda izleyici kaldı, onlarda ya sahadaki ısınan takım oyuncu aileleri ya da maçı olan gençlerdi. Bir süre zaman öldürüp etrafta ekipmanlarını kabloları falan toplayan televizyon ekibinin çalışmalarını izledim. Jan de Brandt ise istatistik ekibiyle beraber fotokopi makinesinin olduğu köşedeydi, kendi usb belleğine birşeyler aktarmaları ardından cebine koydu, yardımcılarıyla konuşa konuşa kapıdan çıktı. Ben de salonun atletizm pist tarafına açılan kapısına doğru iniverdim ki aşağıda koridorda maçı beraber izlediğim bizim taraftarlarda vardı. Koridorda bazı oyuncularımız bir içeri bir dışarı gidip gelmekteydiler. Ayak üstü onlarla laf atışıp takılmaya başladık. Sonra Seda ile fotoğraf çektirmek istedim, telefon konuşmasını bitirip fotoğraf çekildik, sana terminatör diyoruz diye bozulmuyorsun değil mi deyince yok canım dedi, aman bu aralar formun çok iyi yükseliyor lütfen final foura kadar kendine iyi bak dedik. Alice Blom koridordaydı o biraz daha boyu boyumuza olunca arkadaşla gözümüze kestirdik, onun sohbetini böldüğümüze özür dileyerek ikimizde resim çektirdik. Sorun değil dedi gene o gülen yüzüyle, diğer yanda ise içerde protokol odasında bir faaliyet dönüvermekteydi. İpek dışarda bekliyordu, dün doğumgünüydü değil mi diye aramızda konuşuyorduk, kaç yaşında oldu acaba falan derken, yahu ona da sorulmaz şimdi neyse dedik. Meğersem içerde pasta ile kutlama hazırlığı yapılıyormuş. Naz'da koridordaydı,aslında onla resim çektirme niyetim yoktu, gözlerim Nati'yi arıyordu ama Naz'a tam resim çekmekten bahsederken içerden bütün kızları çağırdılar, Violeta'yı kızdırmayalım sonra çıkışta çekeriz dedi içeri gitti, Alice ise sohbete dalmıştı onu da çağırdılar. İçerde tüm teknik ekip,oyuncular İpek'in pasta kesmesini bekliyordu.

Koridorda Fb tv ekibi Kıvanç falan da vardı, bizde çok rahatsız etmemek için fazla sokulmadan dışarda bekliyorduk. Ama küçük Doğa içerdeydi sanırım, sonra pasta dilimlenip dağıtılmaya başlanınca, bizleri de içeri çağırdılar, pasta kola ikram etmek istediler. İçerde tüm oyuncular keyifle çikolatalı pastayı yemekteydi, Seda gelsenize dedi ama benim pasta yeme isteğim yoktu, benim hakkımı da Doğa'ya verin dedim, bugün iki dilim haketti diye, Doğa ise babasıyla beraber plastik tabak çatalla pastayı bir koltuğa oturup yemekteydi. İçerdeyken arkadaşa bırak pastayı da koçla bir resmimizi çekelim dedim, koç hemen tamam dedi, tam resim çekilecekken asistanlardan biri aradan kafayı soktu, sonra Kamil hoca'da kulak yapıyordu falan en sonunda onları altettik, koçu final four için tebrik ettim, başarılar diledim, teşekkürler dedi aslında ayak üstü birşeyler konuşabilirdik ama etrafta o kadar çok oyuncu vardı ki, Nati nerede diye gözüm onu arıyordu, Nati ise oğluyla beraber dışarı gidiyordu. Bu sefer bende çıktım arkasından seslenip Nati deyince döndü,resim çektirebilirmiyiz dedim ama kim çekecekti ortalıkta oğlu Marcustan başka kimse yoktu, Nati ise oğlunu eşinin yanına yollayıp dışarı doğru çıkınca orada duranlardan birine rica ettim, salonun güvenlik amiri bedavaya resim çektirmem money money diye takılmaya başladı, Nati ile başka bir sefer daha fazla konuşmak isteğiyle teşekkür ettim.

Ben onun yanındayken o sıralarda Gamova da dışarı çıkıp ters yöndeki araçlarına doğru gitmişti, onu da başka bir sefere bırakıverdim, içerdeyken pasta güzel diye bize elleriyle jest yapıyordu. Oyuncuların bir kısmı daha çantalarını sırtlayıp çıkmışlardı. Liberolarımız da Kaptan gibi pasta tabakları ellerinde gidiyorlardı. İyigünler hepinize deyip gittiler, Eda elinde tabak odaya girip bıraktıktan sonra doydun mu daha var pasta deyince, yok teşekkürler, size afiyet olsun dedi gitti. Ben tekrar koridordan girerken Seda çıkıyordu, elle çak yapıp görüşmek üzere dedi gitti.

Violeta Duca zaman zaman odaya giriyordu, genç oyunculardan Cemre ise etrafı toplamaya yardımcı oluyordu. Bizde onlara siz bırakın biz ortalığı temizleriz dedik, masanın üstünde mumlar,plastik tabak bardak çatallar falan dağılmıştı. Violeta'ya yardım etmeye başladık, Cemre'de git gel yapıyordu, bir ara Violeta ona biraz kızıverdi, açıkçası pek önümüzde azarlamasaydı daha iyi olurdu. Herneyse Fenerbahçeliler odayı pisletip bırakıp gittiler denmesin mantığı içinde olan menajerimizle ve genç oyuncularla birlikte ortalığı toparlamaktaydık, bende kutu içinde topladığımız çöpleri alıp dışardaki kutuya atıverdim. Sonra onlar takımın diğerlerinin de gittiği yöne doğru ya otobüse ya da araçlarına gidiverdiler, biz de biraz dışarıda hava aldıktan sonra gene salon içinden diğer çıkış kapısından günün yıldızı Doğa ile beraber caddeye çıktık, ve bir takım-taraftar gününü daha böyle sonlandırmış olduk.

Kerem GÜRSEL (Sensibleturk)  

12 Mart 2010 Cuma

Fenerbahçe - Odintsovo 3-0 Kerem'in Gözüyle Salondan İzlenimler.

[bayan+voleybol+biala(polonya)+maçı6.jpg]


Sezon başından beri hedeflediğimiz Şampiyonlar Ligi finali yolunda, takımımızın kendi sahasında kendi taraftarıyla oynayacağı son maç olduğu için büyük bir ilgi olacağını tahmin ederek salona normale göre daha erkenden gidiverdim. Bu akşam Fenerbahçe tarihindeki özel bir sayfaya açılacak son paragraf öncesindeydik, onun için Avrupa'da yükselen takımımızla uyumlu olsun diye arabamın arka camında duran The Rising Sun of Europe atkısını yanıma alayım demiştim, atkı bir senedir orada durduğundan güneş yüzünden biraz rengi solmuştu ama bu takımın ve oyuncuların yüzleri hiç solmaz umarım.

Bu soğuk İstanbul akşamında karşıdan karşıya geçmek için beklediğim ışıklarda gelen her dolmuşun tesisler girişinde yolcu indirdiğini, araçtan inenlerin salona giden merdivenlere yöneldiğini görüyordum. Maça daha 45 dakika kadar zaman vardı, salon dışı sakin ve boştu ama bu ufak salon artık bu maçta dolmayacakta ne zaman dolacak diye tanıdık birileriyle konuşarak içeri giriverdik. Girişteki görevli bilet alırken tanıyınca erkencisiniz bugün dedi, buradaki son maç artık tadını çıkartmaya geldik diye cevap verince, bu takımla hakettiniz dedi.
Gerçekten de bu sezon salona bir maç öncesi bu kadar erken girmişliğim olmamıştı, en son Ayazağa'daki ilaçcılarla maçımızda ısınmaları başından sonuna takip etmiştim.

Salona girince ilk göze çarpan bizim maçları takip ettiğimiz köşedeki koltuk bloğu üstünü kaplayan pankarttı, önlerden üç sıra falan boş kalacak şekilde serilmişti. Tribündeki ağabeyler birkaç hafta önceki ankaragücü voleybol maçında konuşulan uygulamayı yapmışlar. Ayakta tezahürat ederek izleyecek olanların olduğu bölüme bu durumu bilmeden erkenden gelip oturan yaşlı taraftarlarımız biz ayaklandığımız zaman biraz sinirlenmişlerdi. Bu sefer böyle bir sıkıntı olmasın diye Feder'in elinde olan pankartlardan birini getirip o alanı kaplayıvermişler. Salondaki tek ilgi çekicilik bu değildi, ayrıca bu köşe kısımın set parmaklıklarında sarı lacivert balonlarla süslemeler yapılmıştı. Saat üç gibi gelen bazı ağabeyler balon şişirip, pankartları hazırlayıp yerleştirip, bu soğuk duvarlı salonun görselliğine biraz sıcaklık katmak istemişler. Ben girdiğim sıralarda hala etrafa birşeyler asmakla meşguldüler, balonunu patlatırım diye şakayla sataşıp kızdıranlarla eğleniyorlardı. Koltuklara serili duran pankartın arkasında ayakta dikilip muhabbet ettiğimizi gördüklerinde gelsenize bu boş olan yerlere, pankartı sizin gibi gelenler için koyduk zaten, sonradan gelenler arttıkça yukarı doğru katlarız diye bizi de çağırıverdiler.

Bir yandan final four muhabbeti, cannes karşısında ne yaparız, rakipler ne durumda falan diye zaman geçiriyorduk. Sahada iki takımda ısınmalarına devam ediyordu ve zaman ilerledikçe gelen taraftarlarla ana tribünün doluluğu artıyordu. Uzak file arkasında üç dört güvenlik görevlisinin en sağdaki bir blok boş kalacak şekilde yer tuttuğunu görünce hayret rakip taraftar mı gelecek yoksa diye düşündük. Buraya gelen 15 tane Çek Prostejov'lu hariç gelen taraftar olmamıştı. Bizim takımımızın ise yabancı oyuncularını da şaşırtacak şekilde gittiği her yerde az yada çok taraftar desteği oluyordu. Salon ilerleyen süreçte doldukça kapıdan girdiği gibi bizim bulunduğumuz tarafa yönelen seyircileri uyaranlar oluyordu, burası ayakta tezahürat eden taraftarların olduğu yer, rahatsız olmak istemezseniz file arkasına geçin diye kibarca uyarıyorduk. Kimisi bizde tezahürat ederiz deyip yerleşiyordu, kimisi ise peki deyip diğer taraflarda oturacak yer bakınmaya gidiyordu. Yeni gelen gençlerden birkaçını merdiven başına yerleştirip bu kısma gelenleri uyarmaya devam etmesi söylendi. Sayı arttıkça pankart katlana katlana daha üst koltuklara doğru itiliverdi. Tanıdık yüzler birikmeye başlamıştı, kimi taraftar gruplarından da yeni gelenler pankartlarını asmaktaydılar, Kubilay Ece ağabeyde pankartını yardım edenlerle birlikte en dibe asmıştı. Maça 15 dakika kadar bir zaman varken Mehmet Ali Aydınlar'da gelip protokolde yerini aldı, gelen yöneticilerle sohbet ediyorlardı, Violeta Duca bu günkü şık kıyafetleri içinde Mehmet Ali Beyin yanına gidip konuşuverdi. Oyuncular gayet keyifli bir vaziyette servis ve pas-smaç çalışmalarını yapmaktaydı. Zaman zaman sekip tribüne giden toplar oluyordu, balonlardan birine çarpıp patlatınca ortamda ne sesiydi şaşkınlığı oluverdi.

Hakemleri dar kıyafetleri içinde göbekleriyle görüverdiğimizde maşallah tosun gibiler,bu adamlar hiç kıpırdamadan maç yönetince böyle kilo alıyorlar herhalde diye konuşuyorduk. Maça az kalmıştı artık ama etrafta öyle bir hava vardı ki sanki maç 19.30 da falan gibi trafiği atlatıp gelebilenlerle salona girişler devam ediyordu, zaten ikinci sette falan dahi yetişebilen çok kişi vardı. Bir yandan müzik devam ediyor,bir yandan etrafımızda yerleşen hala ismini bile bilmediğim ama maçlara gide gele tanıdık olduğumuz kişilerle muhabbetler sürmekteydi. Bize yakın tarafta olan file arkası tribün neredeyse dolu gibiydi, karşı tarafa ise güvenlikçe ayrılan yere yerleşen 6 tane Rus vardı ama bunlar üstünde forma atkı falan olan taraftar tipli kişiler değilde, oyuncu tanıdıkları gibiydiler. Merdivenlere, üstlere birikmeler olunca, o taraftaki blokta bırakılan güvenlik boşluğu yarıya indirildi. Aslında bana kalsa hiç güvenliğe bile gerek olmasa da belki işgüzarlık belki de onların isteğiyle böyle önlemler alıverdiler. O dipteki yaklaşık 120 kişilik tribün blok üst yarısının taraftara açıldığını görünce hemen oralara yerleşmeye hareketlenenler oldu ve orası da doldu. Maç boyu tezahürat bile etmeyen 6-7 Rus için 40-50 kişilik koltuk boşa heba edildi.

Bizim tarafta ise artık boş yer pek kalmamıştı, bu yüzden yer tutmak için konulan pankart en üst koltuk sırasının arkasına doğru katlanıp bırakılmıştı. Ayakta izleyecek olanlar biraraya toplanıvermiştik. Oturur vaziyetteyken altlardan bir alkış temposu yapılmaktaydı,katılıverdik. Hakemde düdüğü çalıp ısınmaları sona erdirince yukarıda duran pankart elden ele geçirilip en alt sıraya doğru aktarılıverdi. Herkes ayaklanıverince coştursana bizi bu tribünlerde,şampiyonluk için saldır Fenerbahçe tezahüratı eşliğinde bu pankart aşağıdan yukarı doğru açılıverdi. Salona girdiğimde nazar boncuğunu görmüştüm, pankartıda hatırlıyordum ama tam ne yazdığını unutmuştum. Takımlar sahaya dizilirken bunu açıp bir coşkuyla tezahürat başladı. Salondaki alkış temposu arasında bizlerde zıplayaraktan pankartı dalgalandırma çabası ellerimizin tozlanmasına sebep oluyordu, ama yıllarca eski adıyla telsim tribünde ki dev pankartları taşımada yerleştirmede ne kadar sıkıntıyla toz ve ter içinde kaldığımızı hatırlayınca bu boyuttaki pankart hiçbir dert sayılmazdı.

Pankart yukarıya doğru toplanıp gene arka alana bırakıldı. Bu tezahüratsız boşlukta ne yazıyordu taraftarın hep seninle miydi falan diye kendi aramızda konuşurken Taraftarın Hep Yanında yazdığını öğrendik. Takımlar yerlerine geçip anonslar için beklemeye başladılar. Rakip takım anons edilirken bir uğultu falan olmadı, bizim tarafta ağızlarda bir melodi dönüyordu. Ardından masadan takımımız anons edilmeye başlandı, açıkçası basket maçlarındaki anonscumuz Mustafa Özben olsa çok daha keyifli olabilirdi. Oley sesleri arasında oyuncularımız sahaya diziliverdiler. Salonun dolu olmasının verdiği gazla voleybol maçında laylay yapmak gibi bir ilginçlik sergilendi. Ayağa kalkmayan cimbomlu olsun gibi davetlerle salonu ayaklandırma isteğinde olanlar olduysa da bence gereksizdi, bu tip maçlara gelen seyircilerin böyle atraksiyonlara tam katılımı gösterdiği pek olmaz. Herneyse geri sayım ardından kasap havası yapılırken maçta başlamıştı. Rakip servisi sırasında file arkasında korna sesleriyle uğultu oluşturuluyordu. Topun oyuna katılımıyla coştursana bizi tezahüratına başlandı ve bir süre böyle gidiverdi. Alınan sayılar gerçekten salonu alkışlarla coşturuveriyordu.

Ayakta olduğumuz köşede yaklaşık 100 kişi civarı olmuştuk. Rakip öne geçmişti ama yakalayıp öne geçince Fenerbahçe oley sesleriyle yavaş tempodan serte doğru tezahürat değiştirildi. İlk teknik molaya önde giriverdik, bu esnalarda salona yeni giren voleybol takipçilerden birkaç kişi daha, öndekileri kızdırmak için arkadan efsanesin sen kanarya tezahüratını girince öndekiler şaşırıp ne oluyor yahu diye bakışıverdiler. Bu şakalaşmalar biraz ne tezahüratı girileceği konusunda sessizliğe sebep olması ardından, bitmez tükenmez aşkımız tezahüratını yapmaya başladık. Bir iki tur döndürdükten sonra yan tarafla karşılıklı yapılmaya başlandı. Sahada karşılıklı sayılarla oyun devam etmekteydi. Onların aldığı mola öncesi üç alkış tempolu Fenerbahçe sen çok yaşa yapmaya başlamıştık. Araya giren müzikle mola sırasında dinlenip, mola sonrası tekrar devam ettik. Uzun bir süre bu şekilde sürdürdük. Bazen ses dozajı düşüyor bazen de sayı aldığımız güzel bir hücum sonrasında daha yoğun katılım ve ses çıkıyordu. Maçta sıkı ralliler olmaya başlamıştı, bir yandan bunları takip ederken aynı tezahürat ise devam etmekteydi. Rakip elinden geleni yapma çabasıyla savunma yapıyorsa da ikinci teknik molaya da önde giriverdik.

Hoparlörden çalan Fenerbahçe müziklerden birinin melodisi tribündekilere geçen pazar günkü kaşar peynirini hatırlatıverdi. Mola sonrası Fener bahçe bayrağının gölgesi bize yeter... diye tezahürat girildi. Bu tezahürat sırasında salona getirdiği büyük sarı lacivert bayrağını sallayan ağabey ise yoktu ya da bu sefer bayrağını getirmemişti. Tezahürat bayraksız oluverince bana Caferağa'daki tadı vermedi. Gene mola alınmıştı, kim aldıysa bilmiyorum tribünde ise aşkınla olduk derbeder... söylenmekteydi. Salondakiler pek katılım yapmıyordu. File arkasından Kanaryasın sen bizim canımız... tezahüratı girilmişti ama Fenerbahçe aşkıyla derbeder olmaya devam etmek tercih edildi. Takımımız rakibin kendisini yakalamasına fırsat vermiyordu, gene bir mola alındı, sol taraflarımda biri elinde beyaz bir bayrak sallandırıyordu, ne yazdığını merak ettim ki meğersem Acıbadem yazıyormuş. Aradığım büyük aşkı ben doğarken senden buldum... denilerekten setin sonlarına yaklaşmaktaydık, fark 5 sonra da 6 olmuştu artık Cannes biletini kesme zamanı gelmişti. Birdenbire salon refleks halinde kendiliğinden ayaklanıverdi, set set yerine cannes cannes diye bağırmaktaydık ve uğultular arasında gelen blok sayı ile final four yerimizi resmileştiriverdik.

Bütün salon ayaklanmışken Fenerbahçe sen çok yaşa canım feda olsun sana sesleri yükseliverdi, oyuncular birbirlerine sarılıp kutlarken, tribünde bizler de çak çak yapıyorduk. Yöneticilere bakınca onlarda birbirlerini kutlamaktaydı. Salonda sıcaklık girdiğimizde 24 dereceyken ilerleyen zamanda 25-26-27 maç sonları 28 oluverdi. Terlemeye başlamıştık, bende atkıyla kendime hava yapma çabasındaydım ki maç tekrarını izlerken bu esnada kendimi gördüm. Yanımdaki gençlere şimdi bu taraftaki skorbord karşıdakinden bir derece fazla gösteriyordur diye anlatıyordum.

Oyuncuların yer değiştirmesiyle rakip takım bizim önümüze gelmişti ancak artık kendimizi zorlayacağımız bir vaziyet olmayıp, rehavet ortamı doğunca onlarla uğraşmamıza gerek yoktu. Sadece bazen sayı olarak yaklaştıklarında ıslıklar oldu. Tribünde eski zamanların Avrupa kompleksli tezahüratı dillendirilmekteydi, Avrupa Avrupa duy sesimizi,işte bu Fenerin ayak sesleri,Fenerle kimse başa çıkamaz,Fransa köpeği kolla kendini diye bir iki kere bağırıldıktan sonra tezahüratlara devam edildi. .... haydi bastır Fenerbahçe, metrobüsle geliyoruz diye arkalardan girenler olunca orada bir komedi oluverdi. Bu rehavet sürecinde oyuna Nazın girdiğini anca farkettik, maç sonunda Merve'nin oyuna girdiğini ise hiç farketmedim bile. Tribünde çok fazla asılan olmayınca, bir üstten tezahürat geliyordu az sonra aşağıdan başka birşey falan böyle bir süreç sonrası en sonunda teknik mola öncesinde uzun zamandır söylemediğimiz özlediğimiz tezahüratlardan biri giriliverdi, ismini duyduğumda dilim tutuluyor,kalbim deli gibi çarpıyor.... tezahüratı eşliğinde molaya girince hoparlörden giren yüksek sesli marş yüzünden kendimizi yormayıp,susmak zorunda kaldık. Takımlar sahaya dönünce Fe-ner-bah-çe tempoları girilmeye başlandı. Bir yandan maça bakıp bir yandan birşeyler bağırmaya kalksakta çok sıkı katılımlı anlar olmuyordu. Sessiz kalındığı sıralarda hakem bizim hücumda bir düdük çalınca anlamayanlar ne oldu diye soruverdi, Naz paz hatası mı yaptı, taşıma mı diye karar veremedik. Bu set Nati'de kenara alınmıştı, baldırının altında bir buz torbası ile benchte oturuyordu. Onu öyle görünce sakatlanmamıştır herhalde, final foura kadar hiç sakatlanmadan götürmek lazım diye konuşuverdik.

Tribünün altındakiler bir süredir tezahürat etmeyip birşeyler konuşuyorlardı, el hareketlerinden sarı-lacivert-şampiyon-Fener yapmakla ilgili olduğu belliydi, ama nereden başlayıp, Fener kısmını kime söyletecez diye tartışıyorlardı. En sonunda yan tarafa file arkasına seslenildi hepberaber ve duvar dibindeki ekibin girişiyle başlatıldı. İlk tur bitimi protokolden ses çıkmayınca bir uğultu oldu ve yönetim yönetim sesleri ile onların da dikkati çekildi. Tekrar file arkasından başlayan tezahürat protokoldeki yöneticilerimizin de Fener diye katılımıyla döndürülebilmekteydi. Kuvvetli bir Sarı-Lacivert oluyordu ama Şampiyon kısmı biraz azalıyordu. Ön sırada oturan yöneticilerimizin bağırması alkışlarla karşılandı, tezahürat 4-5 tur daha dönüverdi, ilk seferde arka koltuklarda oturan Mehmet Ali Aydınlar'ın kızı çekinip bağırmamıştı ama önündeki babasının bile bağırdığını görünce o da katılıverdi. Arka sıra onların yanında olan Hakan Artış ise büyük bir coşkuyla katılıyordu. Ön sıralarda oturan yöneticilerin katılımı yüzleri güldürdü,tezahürat alkışlarla biterken file arkasından kanaryasın sen bizim canımız.... diye sağlam bir giriş yapıldı, bütün salon buna katıldı.

Set ise bu sıralarda başabaş gitmekteydi. Biz gene öne geçmişken hepimiz ellerimizi açıp sahaya döndük ve Avaz avaz sesimiz yükseliverdi tribünden. Bu tezahürat bitimi ikinci teknik molaya varılmıştı bile. Uzun zamandır izlemediğimiz Alice Blom'u görmek keyif veriyordu, Gamova ise maç sırasında çok fazla blokta kaldı diye gördüm, ben sahaya baktığım vakitlerde 5 kere falan saymıştım ama istatistiklerde 8 yazıyordu, biraz fazla takılması bizi de şaşırtıyordu ama oyunun ilk seti sonrasındaki dalgalanmalar olağandı. Eda'da maç içinde tek ayakta dışarı paralel vurduğu toplarla dikkatimi çekti.
Gururumuz sarı melekler,arma için terini döker,dört kupayı da getirin bize, canımızı verelim size tezahüratını yapmaya başladık. Maç sonuna doğru gene bu tezahürat yapıldı. Maç boyu neredeyse atak hücum temalı saldır tezahüratlarının hiçbirini yapmadan geçiverdik.
Setin sonunun gelmesini beklerken aradaki boşluklar doldurulmaya çalışılmaktaydı. Bir tek sana tutuldu bu kalpler.... Fark azalınca koç mola aldı, beraberliği yakaladıklarında serviste ıslıklar uğultular artıverdi, takım yakalanınca bir vites artırıp rahatlıkla öne fırlıyordu, tezahürat eden kitlede bu rahatlık içinde olunca aynı tezahürata devam etmekteydi. Kedi fareyle oynar gibi oynuyorduk, sonunda Gamova'nın 3 metre smacının parkede patladığı an salonun alkışlarla ayaklandığı ikinci set sonuydu. Set sonları alışkanlığı olan her zaman her yerde en büyük Fener girmek yerine nedense arkalarda duran gençler gene ilk set olduğu gibi Fenerbahçe sen çok yaşa.... diye bağırmaya başladı. Farklı farklı seslerin birbirine karıştığı bu set sonu takımımız bizim önümüze geçecekken alkışlanarak yerlerine yollandı.

Üçüncü set öncesi üç sette bitirin daha rakı içecez diyenler vardı. Son set başlamadan önce arka taraflarımdan kuşandık sarı laciyi,saracoğlu yokuşlarında.... diyerekten haklıyız kazanacağız tezahüratı girilmişti. Çok uzun olduğundan ve tamamını ezbere bilenlerin sayısı çok olmadığından ilk başlarda zayıf sesle giderken daha çok bilinen kısımlarına gelince katılım artıverdi, ....taraftarıyla şanıyla,dünya döndükçe sürecek,kalpleri hep titretecek Fe ner bah çe, bir gün girsek biz mezara, gözümüz kalmaz arkada,evladıma miras bu sevda....
şeklinde sonuna geldiğimizde sahada karşılıklı 3-4 sayı alınmıştı bile. Salonda tamamını pek söylemediğimiz için ilginç olmuştu. Bunun ardından bütün dünya üstüme gelse ne farkeder,senin için ölmeye değer Fener diye devam etmekteydik. Kalbimden koskocaman bir sevda geçer....yükseliyorsun Avrupanın üstünde... şeklinde herkesin tam bilmediği bazı tezahüratlar sonrası Seda'nın harika bir smacını görünce vur vur kafasına kafasına çivi gibi çivi gibi çak çak çak diye bağırıp tezahürat faslını bitiriverdik.

Ön taraflardakiler ilginç bir tercihle en güzel gül Songül diye bireysel tezahüratlara start verdi. Onun bize bakıp utangaç bir tavırla el sallaması sonrası sahada olanlardan Seda'ya yöneldi tezahüratlar. Terminatör Seda vurdu mu öldürüyor sesleri yükselmeye başladı. Naz alınan sayı sonrası tekrar servise gelince Naz-Naz sesleri ile karşılandı. Alice Blom oley tezahüratı yapıldıktan sonra gözler kenarda oturan Nati'deydi. Natii-Nati-Nati diye bağırmamız ardından yüzündeki gülümseme ile oturduğu yerden bize iki eliyle el salladı. Ama taraftar kesmeyip Gamova'ya yaptığımız melodi ile uzun süre Natasa Osmokrovic diye bağırmaya devam edince tekrar eliyle selamladı, bacağı altındaki buz torbasını düzeltip maça bakmaya devam etti. O sırada yanında oturan Eda için Eda Erdem oley tezahüratları oldu kısa bir süre, o da elindeki havlusunu utanmışta yüzünü gizler gibi yapıp sonra bizim tarafa el salladı. Maç devam ediyordu ama ortada heyecan duyulacak bir vaziyet olmadığından oyuncu tezahüratları devam etmekteydi. Kenarda bekleyenler arasındaki Merve Tanıl'a tezahüratlar olduktan sonra bize selam verdi. Sahadaki Nihan Güneyligil için tezahürat yapıldı, yaptığı blok sonrası (y)Ekaterina Gamova sesleri yükseliverdi. Sanırım teknik mola olmuştu, biraz ara verildi, fizyoterapist Süleyman Küçük için süloo sülo sülo diye tezahürat yapıldı. Köşedeki oyunculardan ikisine tezahürat yapılmadı diye öndekileri uyarıyorduk. Ardından Frauke Frauke i love u Frauke diye bağırıldı ama tribünde Fruke diye telaffüz edildiğinden doğru mu yanlış mı bilmiyorum, belki anlamadı, bunun üstüne Drickx Drickx diye seslenilince o da su içerken ağzındaki şişeyi indirip tribündekilere el salladı.

İpek Soroğlu reklam panosu arkasına yere oturmuş piknik yapıyordu, ona yapılan tezahüratlarla kafasını gösterip selamladı. Ardından büyük kaptan, Çiğdem Can Rasna sesleri yükselmekteydi tribünden. Rakip ise birkaç sayı öne geçmişti, ön taraftakilere öne geçtiler falan diye skorbordu işaret ettiysekte, boşverin yahu maçı zaten turu geçtik, hem kızlar yakalar şimdi diye cevapladılar, tekrar bireysel tezahüratlara Jan de Brandt Oley diye devam ettik. Uzun süre koç için tezahürat yapıldı ama sahayla meşguldü. Sayı olarak gene rakibi yakalamıştık. Atkılarla ooo oo diye melodi şovları yapılmaya başlandı. Gamova gene bloklanınca tempo biraz sekteye uğradı. Tekrar öne geçmeden önce seni sevmek deli gibi yürek ister.... ve atkılar havaya atılmaktaydı, mola ile gene durakladık. Arkadakiler bu duraklama sonrası zıplaa zıpla diye başlayınca sağa-sola-aşağı-yukarı yapmaya başladık, napıyoruz napıyoruz diyerekten köşedeki taraftarlar olarak senkronize hareketteydik. Tekrar Kanaryasın sen bizim canımız girilmekteydi ki salonda rakibi hala ıslıklayanlar vardı, alınan sayı sonrası molada bu sene her branşta şampiyon Fener diye bağırırken kimisi ise küfürlü versiyonunu söylüyordu, onları susturduktan sonra atkılar açıldı ve samanyolu yapılmaya başlandı. Maç bir iki fark ile devam etmekteydi, samanyolu sonrası çılgın ettiniz bizi, çıldırmayan cimbomlu tribün çıldırma çabasındaydı ama açıkçası çok hıncahınç genç bir kitle ile dolu olmadığından çıldırma kısmı biraz sönük kalıverdi.

Setin kontrolü bizde olduğu halde alınan sayılar sırasında seviyorum seni,ekmeği tuza banıp.... tezahüratı giriliverdi. Oyuncularında kimisi tutulan tempodan hoşnut alkışla katılıyordu. Köşedeki oyuncular ise taraftarla aynı anda alkış tempolarını takip ediyordu elleriyle. Setin sonu kırılma anlarında artık sensiz hayat bir işkence tezahüratınız son versiyonu kendi içimizde bölünerek yapılmaktaydı, fark 4 olmuştu rakip mola almıştı, aynı tezahüratı yan taraf file arkası ile karşılıklı yapmaya başladık. Sayılar alındıkça salonda coşku artıyordu. Uzak taraftaki file arkası ile de tezahürat yapılmak istendi, orada maç izleyen seyirciler haricinde en üst köşede elleriyle oturdukları yerden birşeyler söyleyip alkış tuttuklarını gördüğümüz 10 kişi falan da vardı,ama karşılıklı yapılmak istenen tezahürata hiç itibar göstermeyip hala aynı yaptıkları şeye devam etmekteydiler,ne söyledikleri de duyulmuyordu bile. Bu esnalarda birkaç sayılık seri vermemiz üzerine fark azaldı, mola alıvermiştik, sonrasında gene onların servisinde uğultular oluverdi. Merve'nin oyuna girdiğini farketmediğimiz sıralarda Milyonlarca yapmak için organize olunmaktaydı. Maç sayısına Cannes öncesi son sayıya gelince bütün salon ayaklandı, bizim taraf Cannes Cannes diye tempo tutmaktaydı, aut verildiğini zannedip tam coşulacakken, oyuncularımız bile sahaya dalmışken hakem sayıyı rakibe verince ıslıklamalar oldu. Tekrar gelişen hücumda maç sayısını almamız ile file arkasından yükselen Her zaman her yerde en büyük Fener seslerine güçlü bir şekilde katılıp klasik set sonunu yapıverdik.

Oyuncular birbirlerini kutlamak için koşuşturup zıplaştılar, ardından da rakip oyuncular ve hakemler ile tebrik seremonisini yaptılar. Odintsovo oyuncuları salona dönüp alkışladıkları zaman onlara yakın olan taraflardan da alkışlarla karşılık geldi. Tribünün arka taraflarından iste kölen olayın,istersen öldür beni... söylenirken bizim takım ise tüm kadro ortada toplanmak için organize oluyordu. Birbirlerini çağırıp,en sonunda her zaman ki gibi kaptanın Acıbadem demesi ve bütün herkesin Feneeer diye bağırması ile eller havada salonu alkışlarla selamladılar. Set sonuna doğru konfeti kutularını elden ele dağıtıp organize olmakta olan taraftarlar da setin önündeki parmaklıklara yığılmıştı. Buraya buraya Fenerbahçe buraya diye takımı çağırmaya başladılarsa da takım öncelikle Mehmet Ali Aydınlar ve yöneticiler yöneldiler. Onlarla tebrikleşmeleri devam ederken file arkasındaki taraftarlarımız önlerine gelen oyunculara doğru konfetileri patlatıverdi. Oyuncular kağıtların yarattığı görsel karmaşayı keyifle izlerken,tebrikleşmeleri bitiren diğer oyuncularda yanlarına geliyordu. Bizim köşedeki taraftarlarda takımı çağırmaya başladılar ama oyuncuların önüne fotomuhabirleri baraj kurmuştu bile. Taraftar daha kuvvetli çağırmaya başlayınca Çiğdem kaptan hadi kızlar taraftara diye işaret etti ama birisi daha protokolün orada olan Gamova ile bir diğer oyuncu olduğunu işaret etti. Bu duraklama sonrası basın mensuplarının daha kalabalık bir şekilde işe koyulmasına sinirlenen taraftarlar basın dışarı diye bağırmaya başladı. Teknik ekip ve tüm oyuncular zafer pozları verdikten sonra kaptan tamam yeter şimdi çekilin lütfen diyerek onları yararak takım arkadaşlarını taraftarların önüne tek sıra halinde diziverdi. Taraftarlar ise onlar gelmeden önce ne söyleyeceklerini konuşmuşlardı. Karşılıklı Sarı-Lacivert-Şampiyon-Fener yapıldı. Sahadaki bütün yabancı oyuncularımızın da büyük bir şevkle tezahürata katılması hoşumuza gitti. Karşılıklı üçer defa bağırıldıktan sonra konfetiler patlatıldı. Bu taraftar sizinle gurur duyuyor tezahüratları sonrası salonun çoğu boşalmaya başlamıştı.

Tribünün ortasındaki iki kişi arasında saçma sapan bir sebeple gerginlik olmuştu, onlar yüksek sesle tartışıp ortamın içine etmektelerken, sakinleştirmeye çalıştık. Salondaki seyirciler boşaldığı halde geride kalanlar olarak gene oyunculara tezahüratlar yapmaya başladık. Mehmet Ali Aydınlar'a yapılan tezahürata eliyle selam verdi. Seda soğuma hareketleri sırasında koşarken çağırıldı,Eda çağırıldığında grubun içinden ayrılıp, ufak adımlarla koşa koşa önümüze geldi eğilerek selamladı. Gamova sahada fazla durmadı, tezahürat ettiğimiz sırada kapıdan çıkmak üzereydi,bize selam verip üstten sarkan pankarta kafasını çarpmamak için eğilerek gitti. Jan de Brandt ve Nati tezahüratlarımıza selamla karşılık verdi. Tribünde vallahi Kamil Kamil,billahi Kamil Kamil sesleri dönmeye başlayınca yardımcı antrenör Kamil Söz bize dönüp gülerek selamladı. Birkaç oyuncuya daha tezahürat edilirken yavaştan pankartlar toplanmaya başlanmıştı. Lavaboya gidip döndüğümde Kubilay ağabey pankartını kaldırmak için yardım istiyordu, ona yardım edip Cennetten Kadıköye indiler,çubuklu formayı giydiler... yazan 4x3 12 metrekarelik pankartını yukardan kıvıra kıvıra katladık. O sırada sahada kimse kalmamıştı ama Çiğdem Kaptan gözükünce ona Çiğdem helal olsun size diye seslendik.

Salonda tek tük çok az kişi kalmıştı, güvenlik görevlileri de üzerlerindeki yeşil önlükleri çıkartıp görevlerini bırakmaktaydı. Bizlerde acaba Cannes için organizasyon olur mu düşünceleri arasında salondan ayrılıp yollara döküldük. Önce yarı finalde evsahibi Cannes'ı daha sonra da finalde İtalyanlardan birini yenip, zaten şimdiden kalplerimize yazılan oyuncularımız, inşallah kupa zaferleriyle de bu kulubün tarihine yazılacaklar.

Kerem GÜRSEL (Sensibleturk) 

7 Mart 2010 Pazar

Vakıfbank - Fenerbahçe 0-3 Kerem'in Gözüyle Salondan İzlenimler.

[bayan+voleybol+biala(polonya)+maçı6.jpg]

Daha ilk satırdan söylemek lazım ki İstanbul'da yaşayıp böylesine muhteşem bir takımı sürekli izleyebildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Sadece oynadıkları oyun veya bize yaşattıkları zafer sevinçleri için değil, maç öncesiyle sonrasıyla onlarla böylesine eğlenebildiğimiz bir sevgi ortamını tüm samimiyetleriyle paylaştıkları içindir. Umarım imkan bulan herkes onları canlı canlı izleyip bu duyguları yaşayacaktır.

Maç saatine doğru İstanbul'da hava çok kötüleşmiş ve yağmur yağmaktaydı. Maç başlangıcına 15 dakika kala salona varınca dışarısı boştu ama içerisinin dolduğunu girişteki görevli bilet koçanındaki son bileti bana verdiğinde anladım, çekmecesinden diğer bir bilet koçanı daha masaya koydu ama onu bitirecek kadar daha taraftar alamazdı salon. Gerçektende içerisi voleybol liginin zirvesindeki takımların maçını izlemeye gelmiş seyirciyle doluydu. Ana tribünde dip ve köşe üst noktalar hariç boş yer bulmak çok zordu. File arkalarındada Fener tarafı yavaş yavaş dolmaktaydı, gelen taraftarlar boş yer bulamayınca file arkasına yöneliyordu. Bağıran taraftar kitlesi olmadığı halde oturarak maçı izleyen bir kalabalık oluverdi. Sadece file arkası duvar dibinde toplanan salonlardan tanıdık yüzler,ağabeyler vardı o kısımlarda zaman zaman tezahüratlara katılan, zaman zaman da tezahürat girip yönlendiren.

Bizim her zamanki yerimizde etrafa bakınınca sadece merdivenlerin yanındaki koltuklarda boşluk kalmıştı, oraya geçiverdim. Solumda önümde arkamda hep tanıdık yüzler olunca onlarla biraz muhabbete koyuluverdik, bu esnalarda takımlar ısınmaların son kısmını bitiriyordu. Rakip tribün olan file arkası tarafında en dipteki duvar dibi blok kısma 15 kişi falan yerleşikti, diğer taraftaki bloktada dağınık oturan maçı izlemeye gelmiş seyirciler vardı. O tarafın üst kısmındaki balkon gibi olan yerde ise bando ekibi vardı. Daha önce Fenerbahçe'nin Dinamo Moskova Şampiyonlar Ligi maçına gelen bando ekibi değildi, bunlar büyük ihtimal federasyon yada vgstt davetiyle gelen bir ekipti. Maç öncesi aralarda falan birşeyler çalıyorlardı, ama ilerleyen süreçte toparlanıp yerlerinden ayrılıverdiler. Bu defa Üsküdar Anadolu taraftarı içindeki Fenerbahçelilerden yoksun olarak kiralanmış olan rakip taraftar topluluğu son Novara maçlarına göre daha az sayıdaydılar. Maçın başlaması sonrası dışarda olan ekip başları turuncu portakalın yerini almasıyla ve yanında getirdiği bir kısım gençleri de yerleştirmesiyle biraz daha sayıları artıverdi, yaklaşık 25-30 kişiydiler.

Takımların anons edilmesi sırasında iki tarafta birbirlerini ıslıklamakta olsa da ve fikstürde kağıt üzerinde deplasman olan biz olsakta doğal olarak salonda %75 oranında büyük bir Fenerbahçe taraftarı kitlesi vardı. Oyuncularımızın sahada yer alırkenki alkışlanmaları sırasında uzak taraflara kadar yayılan yoğun sesten bu durum belliydi. Bizim file arkası tribünde vgstt oyuncularını cılız bir şekilde alkışlayan 6-7 kız görünce, bunlar herhalde altyapıdan kızlar, neden oraya oturdular ki, güvenlik yokmu uyaracak, diğer tarafa gitsinler de rahat olsunlar diye konuşuyorduk. Ama etrafa bakınca ortalıkta hiç özel güvenlik yelekli görevlilerin olmadığını farkettik. Evsahibi biz olmadığımız için kulübün kendi güvenlik ekibi salonda değildi. Polislerden salon içinde ön koltuklara uzun aralıklarla tek tük dizilenler vardı. Herneyse zaten bu kızcağızlarımız sessiz sakin izledikleri ilk set sonu falandı sanırım oradan ayrılıp diğer tarafa doğru gittiler. Zaten böyle ortamda onlara kimsenin sataşacağı falan olmazdı ama gene de bizim etraflarımızda kimi zaman olduğu gibi oturup rakip sayılarında cıyaklayanların olması rahatsız edici oluveriyor, böyle durumlarda öncelikle kibar bir şekilde uyarıp uzak yere gitmelerini tavsiye ediyoruz.

Maç başlamasıyla sultans of the sun pankartı yanında ki grup vegas pankartının orada yer tutan rakip taraftar kılığındakiler ...taraftarın her zamanki yerinde diye tezahürat yapmaya başladılar. Bunlara gülüp geçip oyuna bakmaya başladık. İlk tezahürat etmeye başladığımızda açıkçası salonda pek bağıran olmayacağı belli olmuştu. Salon maçı izlemeye gelenler ile doluydu ama maç boyu oturup sayıları alkışlamakla meşgul oldular. Bizlerde bu kalabalıktan arta kalan en diplerdeki yerlerde 20 kişi falan tezahürat etmeye çalışıyorduk. Kimi zamanda file arkasında duvar dibindeki ekibin takviyesi oluyordu ama biraz uzak kalıyorlardı. Zaman ilerledikçe fazla bağırabilende olmayınca anlaşıldı ki oyuncularımız üç gün üstüste oynasa dahi yorulmayacaklar ama biz dünkü derbi üstüne bugünü de ekleyince zorlanıverdik. Özellikle benim sesim gerçekten normale göre çok az çıkıyordu, maç öncesi pastil, sıcak çorba falan içip uğraşsamda olmuyordu. Genelde arka taraftan ses dozajı düşmekte olan tezahüratları yükseltmek için bağırırdım ama bugün yapacak pekbir şey yoktu. Etrafımdakilerden dün derbi maça gelenlerde böyle olunca, dünkü erkek derbisinden fazla haberi olmayanlar takılmaya başladı yoksa millet sesini yarın ki bayan basket derbisine mi saklıyor, bu ne yahu diye.

Maç başlamadan önce hakemin masanın orada arkası dönük olsada o kazık gibi boyuyla Ümit Sokullu olduğunu görmüştüm. Çokta sevgi beslediğimiz biri değildir ama maçı heleki ortasından itibaren çok dikkatli takip etmediğimden nasıl idare etti bilemiyorum.
Herneyse bizde yerimizde oturaraktan ...Fener sevgisinin adı konamaz diye bağırmaya uğraşırken maç karşılıklı sayılarla akmaya başlamıştı. Protokol tribünü de tarihi günlerinden birini yaşıyordu. Hala gelen isimler vardı ve yerleşmekte yer bulmakta sıkıntı çekiyorlardı, sürekli yana kaymalar falan oluyordu, Mehmet Ali Aydınlar ise yanında Bayern Münih'in ünlü doktoru ile Wohlfahrt Müller ile maçı izlemiş, uzaktan bakınca bu kim diye merak ediyordum ki, meğersem neredeyse çocukluğumdan beri futbolcuların tedaviye kontrollere gittiği bu meşhur ismi canlı görmüş olduk ama kim olduğunu eve dönünce öğrendim. İlk teknik molaya önde girmemiz ardından oturarak tezahürat yapmaya çabalayan bizlerde bir coşkuyla ayaklanıverdik, ondan sonra da bir daha oturmadan takibe devam ettik. Zaten çok köşe bir yerde durduğumuzdan önlerde birileri ayaklandığı anda hiçbir şey görülemeyecek bir açı oluyor. Biz farkı açmaya devam ederken önümüzden Gordan Giricek'in geçtiğini gördük. Ona da tezahürat ediverdik, o da bizleri selamladı. Yanında yabancı olduğu belli olan sarışın bir kadın ve kel bir erkek ile, Türk olduğu bıyıklı halinden belli olan Giricek gibi Fenerbahçe Ülker polar montu giyen biri daha vardı. Bunlar file arkası tribüne doğru gittiler ama yer bulamayacaklarını düşünüp bir süre iki tribün arasındaki boşlukta ayakta dikilerek maçı izlemeye başladılar. Bir süre sonra Gordan daha henüz salon 24 dereceyken sıcak hissetmeye başladı herhaldeki üstündekini çekiştirip serinlemeye çalıştı,lavaboya gitti geldi falan derken en sonunda bu kafile orada dikilmek yerine, merdiven dibinde duran benim hemen sağımdaki koltuklara geçip bari orada dikilelim dediler. Aramızda sadece merdiven boşluğu olduğu halde duvar dibine yerleşiverdiler, oraya yaslanaraktan maça bakıp muhabbete başladılar.

Maçın ilk seti rakip takıma üstünlüğümüzü kabul ettirmemizle artık rakip taraftarın araklama tezahüratlarını kaale almamaya başladık. Fenerbahçem sen çok yaşa diye üç alkışlı tempoyu yapmaya devam ederken setin sonları biraz yaklaşıverdilerse de içimiz rahattı. Son sayı ardından file arkasındaki ekibin her zaman her yerde en büyük Fener diye bağırmasına katılıverdik. Set arasında aramıza Giricek dedikodusu döndürüyorduk, şu sarışın olan bir voleybolcu olsa gerek, yüzü yabancı gelmiyor, gsdeki ivana olmasın diyordum ki, diğer biri olabilir bu maçtan önce gs-karşıyaka maçı vardı salonda dedi. Giricek'e o kadar para veriyoruz iki senedir ona giricek buna giricek diyoruz ama kimseye girmeden adam gidecek bari yanımıza gelmişken biraz bağırtalım amigo yapalım diye geyik yapmaya başladık. Ön taraftakiler gene arkaya dönüp ona tezahürat etmeye başlayınca, gülümseyerek thank you diye el salladı. Yanında fotoğraf makineside olanlar ilk resim çektirme sürecini başlattılar. Sonra maç boyu sık sık tekrar etti bu sahneler.

İkinci set için takımlar sahaya yerleşince rakip oyuncular bizim tarafa geçmişti. Start verildi ve Neslihan'a sataşmalar başladı. Şışt şışt Neslihan diye birkaç kere seslenince o da şaşırdı yukarı doğru bir bakış attı. Güzel bir giriş yaptığımız sette Neslihan blokta takılıp 4-0 olunca mola aldılar. Kudur kudur diye tempo tutuldu. Rakip taraftarda Neslihan'a moral vermek için ona tezahürat ediverdi. Böyle rakip silahları kızıştırdığımız zamanlarda bazen ters tepip bize zarar verdiği de oluyor, bazen de moralmen çökertiyoruz. İlerleyen sayılarda Neslihan servise gelince bir zamanlar kral idi mısıra,şimdi kaldı çorap ile hasıra... diye şarkı söylemeye başladık. Suyumuzu kaynatalım Neslihan'ı oynatalım , sen oyna Nesli sen oyna kısmında keyifli oluyordu ama onun daha fazla motive olmasına varabilirdi mesele. Neyseki sonunda uğultular eşliğinde servis kaçırdı ve teknik molaya önde giriverdik. Daha sonrasında seti sürekli önde götürmekteysekte onlarda oyundan kopmadılar. Farkın açılmaması üzerine saldır Fenerbahçe oley, bizim için saldır Fenerbahçe gibi tezahüratlar yapıyorduk. Sevmişim seni herşeyden fazla....koymuşum vakıfına eczacısına diye kimi yerlerini değiştirdiğimiz tezahüratlarda yapıyorduk. Farkın azalmasıyla rakip tribünde hoplayıp zıplayıp tezahürat ediyordu.Rakip oyuncular ise abartılı sevinçleri, saygısız tavırlarıyla tepkimizi çekmeye başladılar. Set sonuna doğru ilginç şekilde Naz oyuna giriverdi. Duvar dibindeki ekipten yükselen haydi Fener haydi, tam zamanı şimdi tezahüratına katılıverdik. Naz'ın girmesi ardından gelen sayılarla da set set set tempoları eşliğinde seti bitiriverdik. Her zaman her yerde en büyük Fener ve rakip oyunculara yapılan kudur kudur sonrası bizim sahaya geçen oyunculara alkışlamalar oldu.

Bu arada Gordan ortalıktan yok olmuştu, meğersem büfeye gitmişler, geri döndüğünde elinde takım sponsorunun çubuk krakeri vardı. O kadar para ödüyoruz adam çubuk kraker yiyor yahu diye dalga geçiyorduk. Gordan ile resim çekme fasılları ise giderek artan yoğunlukta devam etmekteydi. Resim çektirmeye yanına gelen ufak çocuklara çubuk kraker uzatıyordu. Onlar büfeye gittiğinde orada kalan Fenerbahçe Ülker montlu kişiye bu sarışın kadın gsde oynayan voleybolcu ivana mı diye sordum, yoksa başkası mıydı, bana yok yahu der gibi baktı, ivana değil vesna. Vesna nerede oynuyor yoksa ben mi karıştırdım anlamadım. Herneyse maça dönüverdik son set başlamıştı ama daha başladığı gibi üç sayı sonra mola alıverdiler. Koçları neler olacağını hissetmiş olmalı ki erken davranayım dedi ama gene de fayda etmedi. Rakip taraftarlar da ise bir suskunluk dağınıklık olduğunu görünce, ne oldu yahu bunların kontörü mü bitti, bu kadar mı para yüklemişler diye makara yapıyorduk. Set devamında oyunculara bireysel tezahüratlara başlayıverdik. Gamova'ya ise her vurduğu sonrası büyük bir tezahürat seli oluyordu. Birkaç kere de maç içinde oyuncularımızın sert smaçları sonrası vur vur kafasına kafasına çivi gibi çivi gibi çak çak çak diye bağırmıştık. Ama set başları olsa dahi artık maçın kopacağı hissedilir durumdaydı, oyuncuları onore etmeye başlayıverdik. Nati bir smaç sonrası bizi coşturuverdi. Servise geldiğini görünce Natiii Nati Nati diye bağırmaktaydık. Üstüste gelen sayılar sonrası bir servisi fileye takılıverdi. Buna rağmen ona olan sevgimiz taşmaktaydı, hala Nati diye tezahürata devam ediverdik. Öncesinde Seda'ya da bir smaç sonrası Terminatör Seda diye haykırmaktaydık. Bu aralarda bir teknik mola sırasında merdivenlerden aşağıya inip setin önünde duran Tolga ağabeye "Frauke Drickx için sezon başından beri yeterli tezahürat yapmıyoruz, ayrımcılık yapmayalım, onu da unutmayalım" dedim. Tamam servise gelsin tezahürat edelim dedi. Sahadaki yerleşim düzenine baktım ama çözemedim ne zaman sıra ona geleceğini, meğersem sıra ondaymış, iki sayı falan sonra servise geliverdi. Alkışlar arasında Drickx diye bağırararak ona da uzun zaman sonra tezahürat yapmış olduk. İyi bir servis serisi tutturup üç sayı falan alıverdik. Rakip sonunda sayı alıp bozuverdi ama uzun süre tek hanelerde takılıverdiler.

Bu süreçte biz oyunda olan olmayan herkesi sıradan geçirmeye devam ediyorduk. Büyük Kaptan servise gelince file arkasından yükselen Çiğdem Can Rasna sesleri salon genelinde hakettiği gibi yükseliyordu. Gene defalarca Gamova'ya yapılan tezahüratlar, Eda'ya tezahüratlar yetmedi. Savunmasıyla gönlümüzü fetheden Nihan'a alkışlar eşliğinde maç iyice kopmuştu. Blok üstüne blok ile duvar örmekteydik ama bende maçtan bayağı kopmuştum, sonları çok ta iyi takip etmedim. Yan taraftaki Giricek ile muhabbet etme gayretindeydim ama sürekli birileri gelip resim çektirip gidiyordu. Önümdeki gençlerde Gordan'a atkıları ile poz verdirmek istediler. Sonra Tanjevic istifa diye bağırıyorlardı, bir iki kere bende bağırdım ama sonra bırakın onu da şimdi sahadaki oyunculara tezahürat edin dedim. Giricek'e dönüp gene No Tanjevic diye mimiklerle birşeyler anlatmaya çalışıyorlardı ki zaten bu kadar bariz bir şeyi anlamamasına imkan yok. O da gülümseyip baş parmağıyla good yapıyordu, hepimizi güldürüverdi. Çocuklar Bogdan Tanjevic istemiyoruz diye bağırınca onlara ingilizcesini söyledim, o zaman gene dönüp Giricek'e söylemeye başladılar, yanındakilerle kahkaha atıp ok ok dedi.

Biz onunla gırgır yaparken alttakiler ise sahadakileri bitirmiş, yedeklere başlamışlardı. Naz ardından Songül,İpek, Alice Blom oley falan derken en sona Merve Tanıl kaldı. Ona da yapılan tezahürat sonrası diğerlerinin yaptığı gibi bize köşelerinden el salladı. Jan De Brandt oley, Mehmet Ali Aydınlar falan diye teknik ekipten başkana kadar uzanmaktaydı tezahüratlar. Gençler Kamil Hoca diye de bağırmak istedilerse de bu sıralarda maçın sonuna da varmıştık. Dört kupayıda getirin bize tezahüratı arkasından son sayılar öncesi yahu 23e geldik salondakiler artık ayaklanmayacaksa ne zaman kalkacaklar koltuklarından diye onları ayağa davet ettik. Bütün salonun kalkmasıyla milyonlarca yapıldı. Son sayı öncesinde de duvar dibinden yükselen gururumuzsunuz kızlar ve inandık size bu sene... tezahüratı eşliğinde maç bitirildi. Maçı izleyen seyirciler çıkışa yönelince, oradan dikilen Giricekle resim çekmeye duranlar oluyordu. Ona dönüp takılıverdim, tam yerinde, çıkış yolu üzerinde duruyorsun aldın başına belayı dedim. o da gülüverdi, evet ama problem değil. bütün salon doluydu buraya geldik dedi. Ben onunla konuşurken taraftarlar takımı kolkola girin tribüne gelin... diye çağırmaktaydı. Giricek'e nasıl eğlendin mi ortamda dedim. Evet çok çok keyifli atmosfer, güçlü bir takımımız var. Burası hep böyle, tekrar bekleriz öyleyse deyince yarında geliyorum galatasaray maçına arkadaşlarla dedi, el sıkıştık sonra diğerleriyle beraber gidiverdi.

Bende tekrar sahaya bakınca takımın hala alkışlanmakta olduğunu gördüm, poster çekimi ardından kaptan takımı buraya getir sesleri arasında, tribüne doğru geldiler. Lacivert - Sarı - Şampiyon - Fener yaptık
Tekrar büyük bir alkış kopuverdi. Bu taraftar sizinle gurur duyuyor...
Resim çekimleri, röportajlar falan derken oyuncular dört bir yana dağılıverdi. Ama bizim tribün hala dağılmamıştı, salonun büyük çoğunluğu ise maçını izledikten sonra ayrılmaktaydı. Neredeyse bütün takımı tekrar sıradan geçirmeye başladık, bu sefer idarecilere kadar uzandık. Violet Duca'ya yaptığımız geçmiş olsun Vio,seviyoruz seni tezahürat sonrası sağlam koluyla bizlere duygulu bir şekilde el sallayıverdi. Hakan Dinçay neredeydi göremedim ama ona da bağırıyorduk. Sonra Jan de Brandt'da tezahüratlara selam verdi, ardından Kamiiill Kamiil diye tezahürat edince Kamil Söz'de şaşırıp bizlere gülerek selam verdi ve masaya doğru gittiler. Bizim ekipten uçan kaçan olmuyordu. Sahada ne kadar oyuncu varsa hepsi radara yakalanıyordu. Taa uzak taraftaki kapıdan çıkmak üzere giden Naz, tezahüratlara el salladı ama taraftar buraya gelmeyen cimbomlu olsun deyince, kıramayıp reklam panoları arasından sıyrılıp ters köşeden önümüze kadar geliverdi. Bu taraftar seninle gurur duyuyor sesleri sonrası selamıyla ayrıldı. Gamova masanın oralarda görülünce ona tezahürat edildiğinde bizlere gülerek selamını verdi. Nati her zamanki içtenliğiyle iki eliyle bizleri alkışlayıp salondan ayrıldı. Seda'ya tezahüratlarımız uzun süre devam ediyordu, gene yumruğunu kalbine vurup, seviyorum sizi dedi ve içeri gitti. Bunların hepsinden önce Eda'ya tezahüratla başlamıştık, o da bize doğru yaklaşıp başıyla eğilerek zarif bir selam verdi. Büyük Kaptan röportaj bitimi yapılan tezahürata öpücük yolladı. Yedek oyuncularında hepsinin isimleri gene haykırılmaktaydı ki ben lavaboya gidip dönüverdim. Hala sahadakilere tezahüratlar bitmemişti. Bende setin önüne yığılanların yanına katıldım. Sonlara kalan birkaç oyuncu vardı. Nihan'a yapılan tezahüratlar sonrası tam kapıdan çıkmaktayken geri dönüp önümüze kadar geldi, hepinize teşekkürler deyip eğiliverince, bizden ellerine kollarına sağlık, senin savunmana teşekkürler diye bağırdık, çıkışa el sallayarak gidiverdi. Genç takımların yapacağı maç için ısınmaları devam etmekteydi. Bağırmadığımız kimse kaldı mı Tolga ağabey genç oyuncuları tanıyorsan onlara da bağıralım diye takılıyorduk. Benim Cemre ile Merve haricinde tanıdığım yoktu, takım halinde hepsini genç melekler buraya diye çağırıverdik, Merve'nin yönlendirmesiyle bütün oyuncular ısınmayı bırakıp gelince onları da alkışladık.

Artık gitme vakti gelmiş sayılırdı ama bizimle beraber setin oralarda olan iki taraftarımız bana biraz da şaşkınlıkla sormaya başladılar. Bu nasıl bir ortam böyle, daha önce gelip görmemiştik ama buradaki taraftarların oyuncularla ilişkisi çok farklıydı dediler. Ben de onlara bu voleybol maçlarına gelen belli bir kemik kitle olduğunu, o yüzden yıllar içinde zamanla böyle sıcak iletişime döküldüğünü anlattım. Böyle deyince takımın taraftarla iletişim sorumlusuymuşum gibi beni bayağı bir soru yağmuruna tutuverdiler. Hem takımın final fourdaki şampiyonluk şansından, rakiplere kadar hem de bizim oyunculardan koçumuza, takımın karakterinden taraftarın yapısına kadar bir sürü konuda voleybolla ilgili birşeyler anlatabilip yarım saat durmadan konuşabildiğimize şaşırdım. O esnalarda genç takımların maçı da başlamıştı. Muhabbet ederken biraz göz ucuyla bakıyorduk ama çok ta iyi oynamıyorduk. Salonda da çok az kişi kalmıştı, oyuncu aileleri alkış falan yapıyordu. İlk seti kaybettik, Merve'yi oyun kurarken ilk defa seyrettiğimi itiraf etmeliyim dedim. İkinci set bir ara 15-14 öne geçme durumumuz oldu ama rakip oyuncuların itirazı üzerine bizler tribünde kart isteğiyle bağırdık ama hakem yardımcısının kararı ile sayıyı bize değil onlara verdi, oradan sonra gene oyundan koptuk. Vgs kızları bizimkilere göre çok daha uzun boylu gözüküyorlardı, bloklarda aşmakta güçlük çekiyorduk. Cemre'nin de pek iyi top öldüremediğini gördüm. ikinci seti de kaybetmemiz ardından duvar dibindeki ekipte ayaklanmışken ben de onlarla beraber çıkıverdim. Bizim minik ve yıldız takımlarda şampiyonluğa oynayan kadrolarımız varmış ama gençlerde pek iyi sayılmayız deyince, ohoo minikler büyüyüp a takıma çıkana kadar bizim ömrümüz çürür diye konuşa konuşa salondan ayrılıp dağıldık.

Kerem GÜRSEL (Sensibleturk)

Fenerbahçe - Beşiktaş Kerem'in Gözüyle Salondan İzlenimler.

[bayan+voleybol+biala(polonya)+maçı6.jpg]

Puan tablosunda yerimiz ne olursa olsun playofflara iyi konsantre olabilen bir takım olmamıza rağmen, ligde normal sezonu lider bitirmenin getireceği olası eşleşme avantajları yanısıra Avrupa kupaları katılım hakkı da son zamanlarda takımımızı iyice motive etmiş gösteriyordu, seri galibiyetlerle zirvedeki yerimizi korumaktaydık.

Açıkçası bjk maçına giderken de galibiyet dışında bir sonuç aklımızdan geçmiyordu ve puan kaybı yapabileceğimiz tek maç olarak zorlu ziraat bankası maçı endişe ediyordu. Ancak bu kadar istikrarsız, ligde play off katılımı ile küme düşme çizgisi arasındaki bir rakibe karşı, puan kaybı yapmamamız gereken kritik bir dönemde böylesine kötü bir oyun sergilememiz sürpriz oluverdi. Rakip taraftarın başka amaçlarla salona organize geliverdiği günde oyuncularımızın kötü performansı ile maçı kaybetmesi bizleri daha da üzüverirken, bjk oyuncularının da sırf taraftarları geldi diye nasıl ekstra performans sergileyebildiğini görmüş olduk.

Maçın saati ve günü gerçekten çok garip bir şekilde, İstanbul için en yoğun iş dönüşü trafik sıkıntılarının yaşandığı zaman olarak seçilmişti. Bunda büyük ihtimalle emniyet ve federasyonun, mümkün olan en az kalabalık taraftar topluluğunu salon içi ve dışı kontrol altında tutabilme ve olası gerilimleri en aza indirgeme planlarına kulüplerin idarecilerininde en baştan razı olması sebep olmuştur. Buna rağmen gene de müsait olanlar,işten erken ayrılmayı becerebilenler ve okuldan fırlayıp gelenlerle; iki taraf kendilerine ayrılan yerleri dolduramasalar da büyük bir tribün mücadelesi yapıverdi.

Akatlarda oynanan bayan voleybol derbisine de gitmiş biri olarak, orada içerde ve dışarda yaşananların o zamandan başlayarak yapılan "evinizde deplasmanı yaşattık" tarzı tribüncü gazlamalarıyla hırslanan bjk tribünü bu sefer erkek voleybol maçına sağlam bir şekilde gelmeyi kafasına koymuştu. Belki de hiçbir zaman voleybol maçına gitmişlikleri bile olmayan, takımlarının durumundan bihaber, hatta Fenerbahçenin ligde lider olduğunu duyup kafadan mağlubiyet yazarak gelen bir kitle vardı. Maksatlarının başka işler olduğunu ilk dakikadan itibaren sergilemeye başladılar, bunun üzerine bizim takımın kötü oyunuda eklenince bir anda rakip oyuncularda maçı taraftarları ile alabilmek için mücadele hırsını artırıverdi.

Maç öncesi eve geldiğim gibi bir duş alıvermiştim ki, maç sonu bunun ne kadar hatalı bir karar olduğu belliydi, salondaki 28 derecelik sıcak ortamda yetersiz kalabalıkla tribün mücadelesi yapmak herkesi ter içinde bırakıverdi. Maç dönüşü tekrar duş almak zorunda kalacak kadar ter içinde, yorgun vaziyette ve moral bozukluğuyla eve dönünce gitmek için planladığım randevuyu da bozuverdim. Aslında rakip taraftarın geleceği ve bizi terletebileceği belliydi ama bizim taraftar sayımız beklendiği kadar olmayınca tahminlerin dışında 5 sete kadar uzayan maçta daha çok efor sarfetmemiz gerekti.

Saat 17.40 gibi evden salona giderken her zaman olduğu gibi aynı yoldan yokuşu çıkarak parkın oradan geçerim, havada fena değil aydınlık günlerde maça gitme zamanları yaklaşıyor diye aklımdan geçirerek tam köşeyi döndüm ki salona yakın olan Zeynepkamil çocuk polikliniği karşısındaki parkın tıklım tıklım oluverdiğini gördüm. Ne oluyor yahu burada diye birkaç adım atıvermiştim ki hangi maça gittiğim aklıma geliverdi, etraftaki siyah beyazlı atkılar gözüme çarptı, Akatlardaki maç gününün rövanşını yapacaz yani hadi hayırlısı diyerek aralarından yürümeye devam ettim. Bir yandan bunların tiplerine bakarken, arabalarıyla gelenlerinde olduğunu gördüm ki, bu arabalardan camları kırılanlar da olmuş. Etraftaki çevre halkı şaşkınlıkla onların parkı işgalini izliyordu. Koca koca adamlar olsa da, ilk bakışta çoluk çocuk kitle gözüme çarpıverdi. Salıncaklarda sallananlar dahi vardı, birisi ellerindeki biletleri miydi yoksa paramıydı tam göremedim dağıtmak için parkın ortasına girince bütün 15-20 yaş arası çocuklar üstüne çullanıp kapışmaya başladı. Anladığım kadarıyla daha kalabalık olabilmek için yolculuk esnasında katılanlar ve etraftaki mahalle gençlerinide takviye yapmaya çalışıyorlardı. Yaklaşık 150-200 kişi kadar olduklarını tahmin ediyorum. Öğrendiğime görede büyük kısmı Üsküdar iskelesine motorlarla geçip yürüyerek 20 dakika kadar süren yokuşu çıkıp gelmişler, etraftaki dükkanlara falan zarar verilmemiş. Olabildiğince kalabalığı topladıktan sonra da polis kontrolünde salona alındılar. İçeri girildiğinde ise yaş ortalamalarının parkta gözüme çarpandan daha fazla olduğunu anladım.

Ben parkın oradan geçip yukarı doğru devam ederken polis amirlerinden Tufan Amir (her Fenerbahçe voleybol derbi maçlarında, hatta geçen hafta basketbol derbisinde de olan göbekli kel emniyet amiri ki onun Fenerbahçeli olduğunu söylüyorlar) elinde koca copuyla ve yanında 6 polis daha olmak üzere yukardan aşağı parka doğru gidiyordu. Kolay gelsin amirim deyince "hadi hadi siz sokağa taşmayın, girin salona" dedi. Elinde copunu patlata patlata yürürken diğer poliste Selamsız'daki çevik kuvvet merkezinden "takviye kuvvet yolda" anonsuna "anlaşıldı" diye cevap verdi. Biraz daha ilerleyince bir kısım polisin daha onlara katılmak için diğer kaldırım tarafından gittiğini gördüm. Ana caddeye çıkınca ise trafik ışıklarının oralarda beklemekte olan çoğu renksiz ama tanıdık yüzler olan Fenerbahçeliler vardı. Tesislerin cadde üzerindeki ana giriş kapısının orada polisler yığılmıştı ve Taraftarların bir kısmı kapı önlerinde beklemekteydi. Ben hemen yakındaki bankanın bankamatiğinde bir fatura yatırma işim olduğundan öncelikle o tarafa yöneldim. Bu esnalarda bir çevik kuvvet otobüsü askerlik şubesi tarafından yokuştan iniş yaptı. Anlaşılan emniyet rakip taraftarı kontrol altına alıp ondan sonra salonun diğer giriş tarafına yönlendirmek için önlemleri almaktaydı. Her iki takım taraftarının mümkün olduğunca dışarda temasını kesmek için uğraşıyorlardı. Işıkların orada bekleyen taraftarları da uzaklaştırdılar.

Bankamatikte işimi hallettikten sonra yolun karşısına geçip bekleyenlerin yanına gittim. Park ile ana cadde üzerinde çok fazla bir mesafe olmamasına rağmen görüş açısı içinde olan biryer de değil. Anca rakip taraftar 100 metre yürüdükten sonra görülebilirdi ama güvenlik kuvvetleri bizim oralarda beklememize izin vermeyip herkesi kapıdan aşağıya doğru yollamaya başladı. Zaten yeni salon inşaatı nedeniyle oluşan moloz yığını çuvallarla bu merdiven ve havuz girişine yığıldığından, merdivenlerde yürüyecek alan bile çok daralmıştı. Merdivenlerin orada bekleşen taraftarlar salon dışındaki alana birikiverdi. Orada tartışanları duydum, ara sokaktan gidelim üstlerine diyen de vardı, bizim üstümüzdeki sarı lacivertlerle polis dışarı adım attırmıyor ki diyenler de vardı.

Maç saati yaklaşmıştı ve biz hala dışarda bekleyip etraftakilerle muhabbet ediyorduk, yolun oradan sesler gelmeye başlamıştı, polis eşliğinde askerlik şubesi yanındaki yokuştan inmeye başladıkları belliydi. içerdeki büfenin televizyonundan takımların sahaya yerleştikleri görülüyordu, bunun üzerine artık salona girelim dedik. Bileti aldıktan sonra biletleri kontrol edip yırtan görevli meşgul olunca beklemeden geçiverdim, farkeden güvenlik görevlisi kadın durdurup üstünüz arandı mı deyince, buyrun arayın dedim, yok illa ki erkek görevli arayacak diye ona yönlendirdi. İçeride organize dışı gelen 15-20 bjk taraftarı bağırma çabasındaydı. Onlara karşılık tribüne yeni yerleşmekte olanlarla Fenerlilerde tezahürata başlamıştı. Ana tribünün köşe tarafına her zamanki yerimize geçtiysem de çok fazla bir kalabalık yoktu. Bağıran taraftar file arkasında toplanmaya çalışıyordu, zaten birkaç dakika sonra bu köşedekilerle file arkasına geçiverdik. File arkası tribün duvar dibindeki blok boş olmak üzere dolmaktaydı. Protokol tribünü karşısındaki ana tribün ise asılmış olan pankartların üstünde kalan büyük boşlukla dikkat çekiyordu. Bu tribünün skorbord altındaki kısımlarda 100 kadar seyirci vardı, bjk file arkası tribüne yakın taraflarda olanların bir kısmı da kendi taraftarlarının girişini beklemekte olsa gerek sonra aralarına katıldılar.

Rakip taraftarın kontrollerden geçirilip salona girişleri biraz zaman aldı. Bu süreçte maçtan haber alıp zamanla salona gelmekte olan Fenerlilerde olmaktaydı. Maça pek iyi başlamış gözükmüyorduk ama gözler sık sık karşı tribündeki giriş-çıkış koridoruna gidiyordu. Parça parça tribüne girenlerde vardı, en sonunda hepsi giriş yaptı ve mücadele tam gaz başladı. Aslında daha organize ve sağlam bir tezahüratla koridordan giriş yapmalarını bekliyordum ama pek beceremediler. Tribünün bir blokluk kısmı hariç hıncahınç doldurdular. O tribün bizim tarafa göre daha az kapasiteli olduğundan 300 kişilik bile denemez, bunlarda bir blok boş kalarak diğer yarısını set üst tarafına taşaraktan sıkı sıkı doldurunca aşağı yukarı 200-250 kişi arası falan olduklarını tahmin ediyorum. Bu ufacık salonda sık sık gs derbileri olunca yüz ve simalarına tavırlarına kadar ezberler olduğumuz için, sonunda bjklilerde gelince onlarla da tanışmış olduk, ilginç tiplemeler mevcuttu. Bunlar girer girmez iki taraf karşılıklı birbirlerine olan sevgilerini hatırlattılar. Biraz uzaktan inceleyince ve kendi etrafımıza da bakınca yaş ortalaması olarak bizden bir 5 yaş büyüktüler diyebilirim. Anlaşılan ciddi ciddi futbol tribüncüleri ile organize olmuştular. Bizim tarafta ise lise çağındaki gençlerin çokluğu göze çarpıyordu, bunları dengeleyen büyük ağabeylerin bazıları ve heryerde tribün kovalayan tanıdık yüzlerde yok değildi. Ama kaba bir hesapla gerçekten yaş ortalaması farkı dikkate değerdi.

Ortamda karşılıklı küfürleşmelerle gerilince daha ilk setten hakemin kaptanları uyarısı geliverdi. Rakip taraftar hangi maksatla buraya geldiğini apaçık ortaya koyunca ve sayısal olarakta üstünlüğümüz olmayınca yan taraftakiler de file arkasına geçiverdi. Bağıran yaklaşık 200 kadar taraftar oluverdik. Setten tribünü yönlendirenler arasında büyük ağabeylerin hiçbiri yoktu. Maçın ilerleyen sürecinde salon taraftarlığı alışkanlığının bizim tarafta daha fazla olmasının faydasını gördüğümüz dönemler de oldu ama ne yazık ki takımın hatalarını biz önleyemiyorduk. Hiç ummadıkları şekilde farklı öne geçen bjk oyuncuları belli ki bu ortamdan pozitif etkilenmişti. Rakip taraftar ilk başlarda ortam alışkanlığı olmadığından normal bir tezahürat girmeyip küfürlülere başvuruyordu ki anca set ortalarından itibaren biraz oyuna da adapte oluverdiler. Bizim oyuncularımız ise küfürler uyarılar falan derken gerilen ortamda konsantrasyon bozukluğu yaşadılar, 5 sayı farklı geriye düşmüştük. Hakemin kim olduğu dikkatimizi çekince etraftakilere neyse bari yarın ki bayanlar maçına vermediler bu uyuz herifi orada daha fazla sinirlerimizi gerecekti yoksa dedim. Tribünde bizim için saldır kanarya lalayla... derken rakip taraftar pislik kontralar yapıp duruyordu , bizim s... kaldır kanarya vb. ne söylediysek içine küfürler yerleştirip ortamı germeye devam ediyorlardı. Bizim tarafta hiç küfür etmedi değil. Hatta buna kontra olarak ananızı s.... kanarya diye de bağırıldı ama genellikle rakibin tahriklerine kapılmamaya gayret edilmekteydi. Kuvvetli bir şekilde yapılan üç alkışlı Fenerbahçe sen çok yaşa sesleri eşleğinde farkı kapatıp seti de alacağımızı zannettik ki, sonunda üçlü blok üzerinden bile sayı alacak gününde olan barutovu durduramadık.

Herhalde oyuncular biraz rakibi hafife aldı, bunlara puan kaptırmamalıyız diye konuşurken, rakip taraftar belki de tek set alsınlar yeter diye geldiği salonda set sonu coşup gene küfürler etmeye başladı. Hakem kaptanları yanına çağırdı ancak bizim taraf her ne kadar küfür etmeme gayretinde olsa dahi uyarılar ortak yapılıyordu. Kaptan Arslan hakeme elleriyle öbür tarafı gösteriyor birşeyler söylüyordu ama hakemin umrunda değildi. Taraftarın önüne gelip sakin olmaları için hareketler yaptı, en önde arkası sahaya dönük sette duranlara seslendiyse de duyan yoktu, taraftarların uyarısıyla sette duran amigo gençlerden biri sahaya bakınca böylece hakem uyarısının tribün amigolarına bildirilmesi usulü uygulanabilmiş oldu. Tribünde bizim önümüzde setin oralarda bir kalabalık birikmişti. Meğersem Abdullah Paşaoğlu protokolden ayrılıp tribüne çıkmış, kendi taraftarlarına söylenmekteydi. Yapmayın, sakin olun, küfürlü tezahürat yapıp zarar vermeyin,hükmen mağlup oluruz, liderlik için puan kaybı yapmamalıyız falan birşeyler diyorsa da bizim taraftarlarda karşı tarafı şikayet ediyordu, onların tahriklerine neden kimse birşey söylemiyor diye biraz kızgın bir ortamdı. Karşı tarafa bakınca çevik kuvvetin iyice o taraflara yığıldığını, Tufan Amirin copuyla ön sıradakilere ikram yaptığını görüyordum. O tarafın giriş koridor tarafı ile Fenerbahçe tarafına gidilebilecek yol polislerle kapatıldı. İki tribün karşılıklı zaman zaman madem erkektin maçtan önce neredeydin, gizli gizli gelinmez ......gelinir , yan sokakta kaçanlar parmak kaldırsın gibi tezahüratlarla birbirlerini tartıp duruyordu.

Bunların dışında birde bizim taraftarın kendi içindeki sıkıntısı vardı. Kimi tribüncüler küfüre küfürle karşılık verilir diye küfürlü tezahürat etme çabasında olduğundan, diğer taraftan ise kulüp idarecilerinin sürekli uyarılarıyla küfürlü tezahüratları sansürlemeye çalışan amigolar olunca bazı gerilimler oluyordu. Maçı voleybol mücadelesi ve ligdeki takımın konumundan soyutlayıp umursamayanlar meselenin sadece tribün mücadelesi gazında olanlar yok değildi. Böyle cins bir hakem önünde karşılıklı küfürleşmeler sonunda maçın tatil edilme olasılığı hakemler soyunma odasına gittikten sonra iyice artmıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse o gidişatta tamamlanabileceğini düşünmüyordum. İlerleyen setlerde karşı tarafın küfürlerinin kaale alınmamasına sinirlenip böyle tribün idaresi olmaz diye yan tarafa giden hatta maçtan ayrılanlar dahi olmuştu.

İkinci set bizim takımın kendi seviyesinde bir oyun sergilemesiyle çok rahat kopuverdi, rakip uzun süre tek hanede kalınca, yahu gs bile 6 sayı vermiş geçen bunlara, bizim artık buradan sonra maçı götürmemiz gerek diye düşünüyorduk. Set boyu rahat önde olmamızın verdiği keyifle farklı farklı tezahüratlar yapılıyordu. Rakip tribünün ise maçla alakasız görünümü içinde sık sık küfürlü sataşmalar yapıyorlardı. Hakem ilhami Şenyurt'a sinirlenmeye başlamıştık, hakem noluyor kulağın mı duymuyor diye tezahüratlar başladı. Bir ara o kadar sayı farkıyla gerideyken şampiyon ol beşiktaşım bu sene falan diye bağırmaya başladılar ki, bizim tribün gülüverdi bunlar voleybol maçında ne diyor yahu diye. Beşiktaş kümeye tezahüratları ile ligdeki yerleri hatırlatıldı. Yan tarafta olan 15-20 kişi ile karşılıklı bitmez tükenmez aşkını- kalbimizde yaşıyoruz.... yapacağımız vakit oradakiler yeterli olmaz diye benim bulunduğum sol blok tarafıda bölünerek bağırmaya başladı. Bu esnalarda karşı tribün ise s.... Fenerbahçe diye bağırmakla, çeşitli atraksiyonlarla küfürler üretmekle meşguldü. Setlerde skoru rahat rahat eşitleyiverdik.

Tribün mücadelesinde zaman zaman karşı taraf baskın oluyordu, kimi zaman üstünlük bizde oluyordu. Bu süreç maçtaki oyun gibi üçüncü sette devam etti. Gene beklemediğimiz kadar kötü bir oyunla ikinci teknik mola sonrası farklı geriye düşüverdik. Daha doğrusu nasıl olduysa bir anda hakem Divis'e top taşıma ardından Arslan'a itirazdan sarı kart verme gibi saçmalıklara başlayınca fark dört oldu. Bizler hakeme yuhluyorken molada rakip tribün gene küfürler etmeye başlayınca yeter be ilhami sesleri arasında adam yerinden iniverdi ve diğer hakemlerle salondan ayrıldı. 4 sayı farkla öndeyken oyunu soğutmayı anca böyle taraftar topluluğu yapabilirdi. Hadi gslilerin tavırlarına da alışkındık ama onlar maç artık bize gitmek üzereyken böyle saçmalıklar yapıyordu. Bu 15 dakika falan süren süreçte ter içinde kalan bizler lavabolara git gel yapıyorduk. Salonun skorbordlarından protokol tarafındaki biri 27 derece gösterirken tribün tarafındaki diğeri 28 derece gösteriyordu. Biraz dinlenme fırsatı bulabildik ama diğer yandan karşı tarafla atışmalar devam ediyordu. Bir görevli anons yaparak bu olayların devamı halinde salonun boşaltılacağını duyurdu. Hakemler yerlerini alıp tekrar maçı başlattılar. Bir iki tezahürat denemesi ardından en sonunda sürükleyici bir şekilde ne cimbomu ne kartalı......oley oley... söylenmeye başladı. Geride olmamıza rağmen ve rakibin küfürlü tezahüratlarına rağmen karşılık verilmeden sürekli bunu söylemeye devam ettik. Aldığımız sayılarla iyice tempo kazanarak devam eden tezahürata yan tribündekilerde ayaklanıp katılmaya tempo tutmaya başladı. Rakip tribün ise ne yapacağını bilemeden onu söyledi olmadı bunu söyledi olmadı tıkandı, çünkü bizim takımla beraber iyice coşan salon taraftarını kesmek çok zordu. Setin sonlarındaki molalarda az biraz dinlenip takım sahaya ayak basmak için ayaklandığı gibi tekrar başlıyorduk. En sonunda bu efor oyun sonunda Coskovic ace yaptığında 2-1 üstünlüğe dönüştü. Arslan rakip sahaya doğru gitmeden önce bir defa taraftara doğru dönüp yumruklarıyla bağırdı, iki adım attı tekrar döndü gene olanca hırsıyla heyy işte böyle diye bağırdı. Her zaman her yerde en büyük Fener diye bağırıldıktan sonra biraz dinlenmeye koyulduk. Bu set zaman zaman Burak servis atmak için oyuna girmişti. Sanırım maçta yedektan oyuna soktuğumuz başka da oyuncu olmadı.

2-1 öne geçmemiz ardından tekrar lavaboya gidip ayaküstü serinledikten sonra bu sefer orta tribüne klasik köşedekilerin yanına gidiverdim ama file arkasındakilerin gene az kalmasından dolayı bu taraftakilerin hepsini oraya çağırmasıyla tekrar yer değiştirdik.
Saçma bir yeter demirören üstüne karşı taraftan guizaya laf atılınca, nasıl koydu ama daniel guiza dan başlayıp, girişimiz olay çıkışımız kolay serilerine girişildi, bir taraf nasıl koydu ama 90da koray derken diğer taraf Tuncay diye giriyordu, 90lardaki sergen,madida,uche falan diye böyle gidecek sandım ki maç başladı. Onların sıkıştıkça üçlü çekme serilerine karşılık bizim taraf farklı farklı bestelerle devam ediyordu. Bazen laylalay...diye tempo başlatıp ....sen bizim canımız... tezahüratı edeceklerinde bizim taraf yumruklar havada hazırolup zamanında girerek onları bozmaya çabalıyordu. Bu sete de diğerlerinde olduğu gibi kötü giriverdik. Ne olduğunu anlamadan farkı ilk teknik molaya 5 sayı önde giriverdiler. Servislere çok asılıyorlardı, bizde kötü karşılıyorduk. Rakip taraftar kısa sağlam girişlerle besteler söylemeye başladı. Zaman zaman onların sesi baskın çıkınca zorlanıp dinlediğimiz dönemlerde oldu. Buna rağmen set sonuna doğru Fenerbahçe koy oley ooo beşiktaşa koy oley oo diye kesmeden sürdürdüğümüz süreçte gene üçlülerle karşılık vermek zorunda kaldılar. Onlar üçlü çektikçe bravo diye alkışlamalar oluyordu. Önceki sette olduğu gibi 15-19 geriye düşmüştük ama yetişebiliriz diye herkes birbirini etrafını gazlamaya çalışıyordu. Sayıları birer birer almaya başladık 19-20-21 derken 22-22 de yakaladık hatta 23-22 öne geçiverdik. Karşı taraf kötü giden süreçte ağırlaştıkça, bütün kalan gücümüzle yüklenmekteydik inandık size bu sene... diye ama servise gelen Arslan çok kötü bir şekilde auta yollayıverdi. Bunun üstüne gidip gelen rallide bir kez daha sayı yapamayıp maç sayısı atmaya bu kadar yaklaşmışken rakip coşuverdi. Son sayıyı vermemizle büyük bir üzüntüye gömüldük, diğer taraf ise maçı uzatmanın sevincindeydi. Zaten oyuncuları belki de sezon boyu kendi sahalarında bile böyle bir atmosferde oynamadığından olağandışı sevinçler sergiliyordu. Sürekli abartılı bağırmalar,hareketler, taraftara doğru yumruklar, set bitimi siyah beyaz yapmalar vs.

Son set öncesi yakınımızdaki benche gelen bizim oyuncular tribüne çağrılmaya başlandıysa da moral bozukluğu ile yerlerine oturuverdiler. Koç Demeter'de büyük üzüntü vardı çöktüğü koltuktan kalkıp taktik vermeye başladı. Diğer tarafta takımlarını tribüne çağırdı ve onlar taraftara doğru gidip gazı aldılar. Bu sefer hakem oyuncuları sahaya davet etmesiyle takımlar yerleşti ama bizim taraftarın buraya davetleri devam edince Arslan hakemleri iplemeden oyunculara seslenip taraftara doğru birkaç adımla alkışlarla karşılık verdiler, tekrar sahaya dizildiler. Bizim için saldır Fenerbahçe sesleri eşliğinde başladığımız sete iyi başlayıp 4-0 gibi öne geçmişken molalar gelmeye başladı. Maç sonrası öğrendiğime göre cezalı olup takımı tribünden idare eden koçları yaptığı hamlelerle bizim hızımızı kesiverdi. Biz en sonunda bir sete iyi başladık artık alırız havasına girmişken felaket bir oyunla geriye düştük, bir daha da toparlayamadık. Bunun coşkunluğuyla karşı taraf takımını biraz daha ittiriveriyordu. Bizim haydi fener...tam zamanı şimdi seslerimiz arasında farkı ikiye indirdiysekte devamında takımın kötü oyunu ile boğulurken rakip tribün gittikçe dozajı artan küfürlerle sinirlerimizi bozuyor, hakem ise üç maymunu oynamaya devam ediyordu. Ne yazık ki maçı kaybedip moral olarak düşerken, rakibin bizlere sataşmalarını dinlemek zorunda kaldık.

Karşı taraftan salonu terkedin o...ç.. maçtan sonra kaçmayın o..ç.. diye davetlere madem erkektin maçtan önce nerdeydin, hepiniz o..ç... gibi karşılıklı tezahüratlarla ortam iyice gerilince, polisler gene o tarafa yükleniverdi, arada ortalara taşan bizim taraftarlara barikat oldular ve bizim taraftarı da çabucak boşaltmaya başladılar. Bu bir iki dakikalık alevlenme sonrası, karşı tarafın devam eden küfürleriyle daha fazla uğraşmadan sıkıntıyla ve salonu terkettik. Ana cadde üzerinde de polislerin taraftarların bekleme yapmadan dağılması için çabalarıyla herkes yoluna gidiverdi.

Kerem GÜRSEL (Sensibleturk)

21 Şubat 2010 Pazar

Fenerbahçe Acıbadem - Ankaragücü 3-0. Kerem'in Gözüyle Salondan İzlenimler.



İç sahada iki gün geçmeden gene bir maçımız oluverince bu güzel cumartesi havasında salonda Meleklerimizle buluşuverdik. Rakip takım, futbolda da ciddiye alınacak sayıda taraftarı olan Ankaragücü olunca belki voleybol maçına az da olsa taraftarları da gelir beklentisi olmuştu. Salon dışında muhabbetler ederek maçı bekleyen taraftarlarımız olduğu gibi içeriye yavaştan yerleşenler de vardı. Girişte her zamanki gişe görevlisi bileti verirken yanında gene bir plastik voleybol rozeti verince, "hala çekilişten bir haber yok mu abi" diye soruverdim. "Yok hala Ankara'dan bir haber gelmedi" diye cevapladı. ( Bu rozet çekiliş mevzusu, salona girerken bilet yanında verilen rozetleri biriktirip Federasyonun yapacağı bir hediyeli çekilişe bilet vereceklerine dair bir şey söyledikleri içindi, ben de bu sezon birike birike 30 tane falan rozet oldu )

Oyuncularımız ısınmalarına devam ederken, etraftakilerle muhabbet etmeye başladım. O sırada Aylin abla kemik taraftarlarımızdan Kubilay Ece ağabey ile ayaküstü konuştuktan sonra salon girişindeki büfeye doğru gidiyordu. Ben de yanımdan geçerken "Aylin abla sizin Filede Fener programı neden akşam saatlerinde canlı yayınlanmıyor, işe okula gidenler falan izleyemiyoruz, sizin için saat problemi mi oluyor" dedim , "Yok aslında kendi düzenimizi ayarlardık ona göre ama kulüpte futbol ağırlıklı ilgi olunca o saatlerde futbol programları konuyor, televizyonun tasarrufu biraz bu yönde, bakalım voleybola ilgi artmakta yeni yeni programlar da yapılıyor" dedi. Daha fazla konuşamadan büfe tarafından birisi çağırıverdi, "gitmem lazım canım" deyip hazırlanmış olan yiyeceğini almaya gitti.

Ben de tribüne yerleşirken etrafa bakmaya başladım. Diğer kemik taraftarlarımızdan Tolga ağabey elinde rulo sarılmış halde yeni olduğu belli olan bir pankart getirmişti. Onu file arkasına birkaç kişi yardımıyla asmaya başladılar. Ne yazdığını merak edip onları takip etmeye başladım. Gene güvenlik görevlilerinden biri işgüzarlık edip üst demire asmanız yasak,görüşü engelliyor falan gibisinden birşey dediler herhalde, onlarda bantla duvar üstünden yapıştırmaya başladılar. "Geçmiş Olsun Vio, Seni Seviyoruz" yazıyordu. Violet Duca Romanya'da ki Metal maçı sonrası otobüse binerken bir kaza geçirip kayarak kolundan yaralanmıştı. Aynı yerde Alice Blom'da düşmüş ve sakatlık geçirmiş. Bunun için Violet Duca'ya pankart hazırlatmış ve astılar. Ne yazdığını anladığım gibi gözüm hemen protokol tribününde oturan Violet Hanıma gitti. O da o sırada sahadaki ısınmaları takip etmekteydi. Yanında oturan kızla beraber ne asıldığına bakarken şaşırıverdi,"aa yok artık" gibisinden bir mahçubiyetle utanmış gibi oldu. Hemen yanında oturan eski basketbol menajerlerimizden Hakan Artış'ı kolundan dürtükleyip pankartı gösterdi. Onlar da kahkahalarla gülüp ona takılmaya başladılar. Hatta maçın hakemi olduğunu o zaman farkettiğim İlhami Şenyurt'ta protokol önüne gelip pankartı göstererek onunla laf atışmaya başladı.

Maç saatine doğru salonda en fazla 500 kişi civarı bir sayıya varıldı. Rakip tribün olarak file arkasında en dip blok yukardan aşağıya doğru güvenlik görevlileriyle ayrılmıştı. 6 tane Ankaragücü taraftarı vardı. Gecekondu yazan ufak bir kartonu duvara yapıştırdılar. Birkaç tane de atkılarını duvara set duvarına serdiler. Bizde onlara bakarak bunlar başkent diye 6 kişi geldiler herhalde, 6. dakikada Ankaragücü 16.dakikada Bursa diye de bağırırlar mı falan diye geyik yapıyorduk. Maç başladıktan sonra ilerleyen sürede biri kadın 3 kişi daha gelince toplam 9 kişi oldular. Bazen suskun kalıp bazen de garip garip ne dediklerini anlamadığımız tezahüratlarla hoplayıp zıpladılar.
Bizim her zaman ki köşemizde 15-20 tane bağıran taraftar olarak, fazla da kalabalık olunmadığı zamanlarda oynadığımız rahat maç günlerinde olduğu gibi makara yapa yapa kafamıza göre tezahüratlar ediverdik.

İlk set başlamadan önce Mehmet Ali Aydınlar'da haftasonu kravatsız giyim kreasyonu ile salona geliverdi. Arma formalarıyla takımımız Kaptan'ın önümüzden attığı servisle maça başlarken, bizde ilk mola alınana kadar "Fenerbahçe -üç alkış- sen çok yaşa..." temposuyla bağırmaya başladık. 4 sayı üstüste gelip rakip koç erken bir mola alıverince sustuk. Mola sonrası "aradığım büyük aşkı..." bestesini söylüyorduk ki bu sefer de teknik molaya vardık. Sonrasında set çok rahat bir şekilde sürüvermekteydi, biz de zaman zaman tezahürat edelim diye birbirimizi gazlarken, bazen de fazla muhabbete dalıyorduk.

Set bittikten sonra önümde oturan Dr. Kubilay ağabey ile, Aylin ablayla muhabbetinden dolayı voleybol programı ile ilgili konuşuyordum , o da benzer şeyler söyledi, "burada etrafa bak kaç kişiyiz 20 kişi falan bu kadar ilgili sürekli takip ediyor, onun için uydudan tüm Türkiye'ye yayın yaparken daha çok izlenecek reyting yapan futbol programlarını akşam saatlerine koyuyorlar, ona göre de reklam alınıyor herhalde" dedi.
Sonrasında birkaç ay önce onun yaptırdığı pankarttan bahsediyordum ki ayaklanıverdi "cennetten Kadıköy'e indiler,çubuklu formayı giydiler,kalplerimizi fethettiler,gururumuz Sarı Melekler" , yan tarafta oturan Tolga ağabeye bu pankartta geçen sözlerle yaptığı bestesinin neden unutulduğunu, kendisi böyle güzel beste yapmadığı için kıskanıldığından etrafa yaymadığını,hazır böyle biz bize ortam varken söylenilebilir falan diye şakadan sitem etti. Bize bestenin melodisini söyleyip, çantasından çıkardığı kağıda yazmaya başladı. Ama tam ezberleyip söyleyebileceğimize kanaat getiremeden karşılıklı bir şakalaşmalar falan arasında kaynadı gitti.

Bu sıralarda ikinci set başlamıştı, ilk setteki gibi rakibi tek hanede tutarmıyız acaba diye konuşuyorduk. Setin başlarında bir servis sırasında Gamova servisi kullanma hazırlığındayken hakem düdüğü çalıp sayıyı rakibe verince oyuncular gibi bizler de ne olduğuna şaşırdık. Servis geciktirmeden dolayı süre ihlali mi acaba diye bakınırken, böyle bir kuralın uygulandığına da ilk defa şahit olmuştum. Hakem İlhami Şenyurt'a yüklenmeye başladık, sonra ki tartışmalı kararlarda da biraz abartıyla eğlence olsun diye ona yakarıp duruyorduk. Bu set biraz daha başa baş skorla ilerlemekteydi ve ikinci teknik mola zamanında yakalanmıştık. Bunun üzerine iyi servis atmakta olan bir oyuncularına biraz daha yüklenmeye, sonrasın da da "bizim için saldır Fenerbahçe" tezahüratı yapmaya başladık. Setin son kısımlarını gene toparlanıp bir seri yaparak bitirirken biz de sonuna doğru ayaklanmıştık.
Bu set rakip bizim önümüzde oynadığından ve eski pasörümüz Pelin'de onlar da oynadığından eski zamanlara atfen "Evladıma miras bu sevda..." tezahüratını söylemeye başlayalım dedik ama nasıl başladığını hatırlamakta güçlük çektik. Yüzüncü yılımızda bu tezahürat ile Pelin'in eski Fenerbahçe futbolcusu babası duygusallığını unutmak mümkün değildi. Ancak gene aramızda bir takım tartışmalar dönmekteydi. Kubilay ağabey Pelin'in babasının Bordeaux'a gol atan Hüseyin olmadığını başka Hüseyin olduğunu söylüyordu. Buna karşı çıkanlar da vardı ama kimin tam doğruyu bildiğini çözemedim.

Biz böyle tartışa dururken son set öncesinde salonda bir anda alkışlar kopuveriyordu, sahaya bakınca Naz-Frauke değişikliği yapılmakta olduğunu gördük. Oyuncularımız önümüzde servis atmaya başladıkları için servise geldikleri sırasıyla onlara tezahürat etmeye başladık. "(y)Ekaterina Gamova" diye maç sırasında yaptığı güzel bir smaç sonrasıda tempo tutmaya başlamıştık. Büyük Kaptan, Terminatör Seda, Eda, Naz, Nati servise geldiklerinde isimlerini haykırdıklarımızdandı. Nati'ye çok güzel bitirdiği bir kaç pozisyonda daha Natiiii-Nati-Nati diye tezahürat ettik.
Maçtaki pozisyonların güzelliğine sürekliliğine göre gaz veriyorduk, bir pozisyonda gene blok out veren hakeme itiraz ediyorduk ki Eda'nın elinin havada ben dokundum dediğini gördük. "Brava Eda,Helal olsun sana" diye onu alkışladık.
Bir ara salonda gerginlik anı oluverdi. File arkası dip blokta oturmakta olan taraftarlarımızdan Barış ağabey tek başına fırlayıp Ankaragücü tarafına doğru gitmekteydi. Araya giren güvenlik görevlileri vasıtasıyla yatıştırıldı. Maç gene rahat bir tempoda gitmekteydi, rakip taraftar ilginç ilginç atraksiyonlu tezahüratlarla "Lila lila" gibi saçma birşeyler yapıyordu. Bizim taraftarda "lili yar" demeye başladı. Sonra onlar sen şampiyon olmasanda falan diye ağlamaklı birşeyler söylemeye başlayınca "ağlama değmez hayat bu göz yaşlarına" şarkısını söylemeye başladık.
Rakip oyunculardan Sinem ilginç bir hatasıyla bize sayı verince "teşekkürler Sinem teşekkürler" diye ona bağırmaya başladık ki kızcağızın güldüğünü gördüm. Ankaragücünden Nilay ise ne zaman kenardayken biz tezahüratlar yapsak alkış tutuyordu, Fenerbahçeli olduğunu yanımdakilerden biri söyledi. Set sonlarına doğru eğlence olsun diye yeni birşeyler icat etme hevesindeydik. Bende Polonyalılar gibi manşet ve pas verilirken oo-aa yapalım sonra vurunca güm diye bağırırız dediğimde, buna benzer birşeyler yapmaya başladık. Top bizdeyken Oooley ooley çekip smacı vurunca da gümm-letiyorduk. Sonra da lalalaylay....koyduk mu diye birkaç defa yapmamızın ardından gene araya giren "gururumuz sarı melekler..." tezahüratlarıyla falan maçın sonu gelmişti zaten. Ayaklanıverdik, salon da ayaklandı ve 24. sayı sırasında "Aradığım büyük aşkı...." tezahüratı yapmaya başladık, alkışlarla maçı bitiriverdik. Her zaman her yerde en büyük Fener...

Maç bitimiyle tebrik seromonisi ardından takımı çağırmaya başladık. Onlar ortada toplandıktan sonra "hep böyle oynayın canımızı verelim" diye bağırıldı. Oyuncular ise uzakta kalıp dağıldılar. Soyunma odasına yönelen Ankaragücü oyuncularına yöneliverdik ve "Pelin-Nilay elele..tribüne" diye onlara seslendik. Pelin ve Nilay bizleri gülerek alkışlarla selamlayıp giderken biz ise "evladıma miras bu sevda..." tezahüratını söylemeye başlamıştık, bunu duyan Pelin tekrar duraklayıp yumruğuyla kalbini işaret edip el salladı ve içeri gitti.

Bu şekilde biz de dağılmak üzereyken tribünde gelecek fikstür hakkında muhabbete başladık, neden bizim erkek voleybol maçını da aynı güne koymazlar ki diye sesli düşünürken, çıkış sırasında bunu gişedeki görevliye söyleyince o da güldü "o zaman para kazanamayız ki, aynı günde olmasın ki taraftar daha sık gelsin, zaten Fenerbahçe taraftarı haricinde pek kimse de gelmiyor" dedi şakayla karışık. Bakalım yeni salon tamamlanınca ne halt edecekler merak ediyorum.

Kerem GÜRSEL (Sensibleturk)

19 Şubat 2010 Cuma

Fenerbahçe Acıbadem - Metal Galati 3-0 Kerem'in Gözüyle Salondan İzlenimler.



Bizim maç öncesi Rusya'da ki kapışmada ilk seti alıp turu cebine koyan Odintsovo, devamında o rahatlıkla maça asılmamış olsa gerek maçı kaybetmiş. Rakibimizin kim olacağını öğrendikten sonra bizde işi resmiyete dökmek için salona gidelim dedik. İstanbul'un son zamanlarda ne zaman bizim maç olsa bizi hafiften ıslattığı havalardan birine denk geldik gene. Bu sezon ki en az seyirci ile oynayacağımız Şampiyonlar Ligi maçı olacağını tahmin etmek zor değildi. Avrupa kupasını kazanmaya! oynayan erkek futbol takımının maç saatinin çakışması bir yana, ilk maçta Romanya deplasmanında 3-0 kazandığımız zayıf bir rakiple, heyecanı düşük bir maç oynayacak olmakta taraftarın ilgisini etkilemiştir.

File arkası tribünlerin yaklaşık 300'er kişi olduğunu düşünürsek (Fenerbahçe taraftarının her zaman kullandığı file arkası tribün karşı tarafa göre biraz daha geniş kapasiteli) , salonun kapasiteside yaklaşık 1300 kişi falan olduğuna göre ana tribün 600-700 kişilik falan olması gerekir. Bugün salonda çoğunluğu ana tribünde olmak üzere, yaklaşık 50 kişide iki file arkası tribünde dağılmış halde maçı izlemeye gelen toplasanız 500-600 kişi falan vardı. Bunlardan ise her zamanki köşe tarafta önlerde oturarak tezahürat eden belki 15-20 kişiydik.

Aslında ilk seti biraz daha yukarda sütun dibinde oturarak izliyordum ama zaten tezahürat eden fazla kişi olmayınca bende diğerlerinin yanına en ön sıraya oturup ikinci setten itibaren alkış tempoculuk yaptım. Takımımız arma formasıyla oyuna başlayacaktı ve son zamanların spekülatif konusu olduğu üzere oyun kurucumuz Frauke idi.

Tribünde ise sessizlikten biraz hallice vaziyette ses çıkıyordu. Zeynepkamil çevresindeki semtlerden gelen 10 tane falan genç vardı, bunlar bir tane de davul getirmişlerdi. Maç başlamadan önce anonsların ve oyuncuların alkışlanması ardından uzun bir süre sessizlik çökmüştü. Birkaç kişi Fener diye tempo tuttuktan sonra bir tezahürat girmeye kalksa da etraftan pek katılan olmayınca bir süre daha böyle geçildi. İlk set bize yakın saha tarafında oynayan takımımız iyi servislerle rahat bir oyun sergiledi. Maça hızlı girip Frauke'nin çoğunlukla ortadan Eda ile hücumlarıyla 7-1 öne fırlamıştık. mola sonrası fark kapandı ama tekrar açılıverdi. Bu sıralarda hafiften mırıldanmalarla "aradığım büyük aşkı ben doğarken sende buldum..." bestesi söyleniyordu. Önlerde 7-8 kişi söylerken etraftakiler sayılardan sonra alkışlarla katılıyordu. Bir ara davulu da kullanıp üç alkış tempolu "Fenerbahçe -sen çok yaşa" yapıldıysa da çok ta iyi olmadı. 24. sayıya gelince bir süre daha bu tezahürat zayıfça devam etti, rakibin aldığı sayıların ardından "set set set" tempoları gelmesiyle set nihayet bitiverdi.

İkinci set başında oyuncu değişikliği anonsu ile Naz'ın oyuna gireceği sırada salondan büyük bir alkış kopuverdi. Frauke de şaka yaparcasına yardımcı antrenör Kamil Söz'ün kafasına değişiklik tabelasıyla beni nasıl çıkartırsın oyundan diye vuruyordu. Mehmet Ali Aydınlar'da ikinci set başında salona geldi, kızı ise maçın başından beri protokoleydi, yöneticilerden Hakan Dinçay salonda Abdullah Paşaoğlu ile oturuyordu onu karşılamaya ayaklandılar. Bu sıralarda Fransa'da ki maçımızda başlamış olmalıydı. Yanına oturduğum her zaman maça gelen gençlerden biri dinlediği kulaklıktan golü öğrenip 1-1 oldu deyince şaka mı daha kaçıncı dakika diye etrafta bir haber dalgalanması oluverdi. Kimisi büfenin oradaki televizyondan gole bakmaya gittiler. Zaten her set arası, molalarda falan böyle gidip gelenler çok oluyordu.

Sanki ne bu maça gelenlerin aklı salondaydı, ne de oyuncularımızın. İkinci set Naz oyundaydı ama kimi paslarında anlaşmazlıklar falanda olmuyor değildi. Gerçekten basit hatalar yaptığımız oluyordu, böylece sette rakibin öne geçtiği anlar geldi. Bir iki sayı geri düşüyorduk, bizde biraz gazlayıp "bizim için saldır Fenerbahçe" diye bağırmaya başlıyorduk, takım hemen cevap verip öne geçiyordu, sonra tekrar bir kaç sayı veriyorduk. Seda'nın servise geçtiğini görünce 'Seda serviste, hadi alkış temposu" diye tekrar alkış tempolarına başladık. İyi servisleriyle ufak seri yaptı. Kimi zaman Gamova'ya blok yapıp sayı aldıklarında çok sevinmeye başladılar. 'Artık kariyer cv ne yazarsın bunu' diye dalga geçiyorduk ama setin sonuna geldiğimizde iş ciddileşmişti. 23-24 öne bile geçtiler ki "bunlara set mi verecez yahu, daha maçı izlemeye gitcez" "bu set gitti" falan diyenler olunca yahu durun bir yüklenelim dedik. Zaten bu set boyu rakip önümüzde oynadığından gürültü yapıp duruyorduk. Gene yoğun bir uğultu yaptığımız sırada kullandıkları servis dönen topla avantaja dönüştü ama ben sanki blok aut oldu diye gördüysem de hakem vurdukları topa aut verince seti alamadılar. "Bizim için saldır kanarya" diye bağırmaya başladık, bizim servis ardından gene onlar oyun kurarken uğultu sırasında hücumu fileye vurup beceremediler. Bayağı etli butlu olan Olga ve Dainaya sataşıyorduk. Her hatalarında kuvvetli alkışla bravo diye sinir ediyorduk. Sonrasında gidip gelen birer sayı ardından Eda'nın tam çizgiye önümüze düşürdüğü ace ile hepimiz içerde diye ayaklandık, zaten bayan çizgi hakemide bayrağıyla işaret ediyordu. (bu arada diğer çizgi hakemlerinin de hepsi bayandı) "Her zaman her yerde en büyük Fener" diye bağırıverdik. Takım saha değiştirip önümüzden geçerken de alkışlayıverdik.

Gene bazıları televizyondan maça bakmaya dağılıvermişken oyuncularımız servislerde önümüze geliyordu. Alkış temposu başlatmadan önce Haydi Kaptan bitir de maç izlemeye gidelim, Haydi Eda bir seri yapta gidelim, aynı yere yollamaya devam falan diye laf atıyorduk. Alkış temposunu ne zaman başlatacağımıza dair komik şakalaşma içeren tartışmalar oluyordu. En sonunda hakemin düdüğünü ve işaretini beklemeye karar verdik. Salondakiler birtek bu alkışlara katılıyordu. Bir ara "Bir tek sana tutuldu bu kalpler..." diye tezahürat ederken bir ralli oluverdi, Naz yerde iken çok zorlukla bilek hareketiyle topu rakip sahaya atınca nefesler kesildi, alkışlardan avuçlar patlayacaktı ama o rallinin sayısını biz alamadık kötü oldu. Zaman zaman böyle mücadele olunca alkışlar artıyordu, Nihan top çıkardıkça , Naz kimi hatalarından sonra güzel işler yapınca moral vermek için Bravolar çekiyorduk. Bu sette ara fazla açılmadan ilerliyordu. Zaman zaman tezahürat edip "bizim için saldır Fenerbahçe" "Saldır Fenerbahçe ooley" diye bağırdığımız oluyordu. Setin sonlarına doğru yandaki gençler "seni sevmek deli gibi yürek ister.." diye atkıları havaya atıyorlardı.
Son sayıya varınca ayaklandık, maç maç maç diye tempo eşliğinde beklerken dışarı giden topla maçı tamamladık.

Gene klasik her zaman her yerde en büyük Fener diye bağırdıktan sonra takım gelince ne diyelim diye soranlar oldu. "Hep böyle oynayın canımızı verelim" diyen biri olunca, yahu böyle oynanır mı, bugün kötüydüler, zaten kimse konsantre değildi diye özeleştiriler geldi. Rakiple tebrikleşip, kendi sahasında toplanan oyuncularımızın Fener çekmesini bekledik, ardından onlar da taraftara dönüp alkışladılar biz de onları maç bittiğinden beri alkışlıyorduk. Maç bitimi az kişi kaldığımızdan da çağırıp karşılıklı birşey yapmadık.

Mart ayında Final Fourdan bir adım öncesi Zarechie Odintsovo maçında çok daha kalabalık bir gün olacağını tahmin ediyorum. Hem oyuncuların hem de bizim daha konsantre,heyecanlı ve aktif olacağımız 10 yada 11 Mart rövanş maç gününü beklemeye başladık.

Kerem GÜRSEL (Sensibleturk)