21 Şubat 2010 Pazar

Fenerbahçe Acıbadem - Ankaragücü 3-0. Kerem'in Gözüyle Salondan İzlenimler.



İç sahada iki gün geçmeden gene bir maçımız oluverince bu güzel cumartesi havasında salonda Meleklerimizle buluşuverdik. Rakip takım, futbolda da ciddiye alınacak sayıda taraftarı olan Ankaragücü olunca belki voleybol maçına az da olsa taraftarları da gelir beklentisi olmuştu. Salon dışında muhabbetler ederek maçı bekleyen taraftarlarımız olduğu gibi içeriye yavaştan yerleşenler de vardı. Girişte her zamanki gişe görevlisi bileti verirken yanında gene bir plastik voleybol rozeti verince, "hala çekilişten bir haber yok mu abi" diye soruverdim. "Yok hala Ankara'dan bir haber gelmedi" diye cevapladı. ( Bu rozet çekiliş mevzusu, salona girerken bilet yanında verilen rozetleri biriktirip Federasyonun yapacağı bir hediyeli çekilişe bilet vereceklerine dair bir şey söyledikleri içindi, ben de bu sezon birike birike 30 tane falan rozet oldu )

Oyuncularımız ısınmalarına devam ederken, etraftakilerle muhabbet etmeye başladım. O sırada Aylin abla kemik taraftarlarımızdan Kubilay Ece ağabey ile ayaküstü konuştuktan sonra salon girişindeki büfeye doğru gidiyordu. Ben de yanımdan geçerken "Aylin abla sizin Filede Fener programı neden akşam saatlerinde canlı yayınlanmıyor, işe okula gidenler falan izleyemiyoruz, sizin için saat problemi mi oluyor" dedim , "Yok aslında kendi düzenimizi ayarlardık ona göre ama kulüpte futbol ağırlıklı ilgi olunca o saatlerde futbol programları konuyor, televizyonun tasarrufu biraz bu yönde, bakalım voleybola ilgi artmakta yeni yeni programlar da yapılıyor" dedi. Daha fazla konuşamadan büfe tarafından birisi çağırıverdi, "gitmem lazım canım" deyip hazırlanmış olan yiyeceğini almaya gitti.

Ben de tribüne yerleşirken etrafa bakmaya başladım. Diğer kemik taraftarlarımızdan Tolga ağabey elinde rulo sarılmış halde yeni olduğu belli olan bir pankart getirmişti. Onu file arkasına birkaç kişi yardımıyla asmaya başladılar. Ne yazdığını merak edip onları takip etmeye başladım. Gene güvenlik görevlilerinden biri işgüzarlık edip üst demire asmanız yasak,görüşü engelliyor falan gibisinden birşey dediler herhalde, onlarda bantla duvar üstünden yapıştırmaya başladılar. "Geçmiş Olsun Vio, Seni Seviyoruz" yazıyordu. Violet Duca Romanya'da ki Metal maçı sonrası otobüse binerken bir kaza geçirip kayarak kolundan yaralanmıştı. Aynı yerde Alice Blom'da düşmüş ve sakatlık geçirmiş. Bunun için Violet Duca'ya pankart hazırlatmış ve astılar. Ne yazdığını anladığım gibi gözüm hemen protokol tribününde oturan Violet Hanıma gitti. O da o sırada sahadaki ısınmaları takip etmekteydi. Yanında oturan kızla beraber ne asıldığına bakarken şaşırıverdi,"aa yok artık" gibisinden bir mahçubiyetle utanmış gibi oldu. Hemen yanında oturan eski basketbol menajerlerimizden Hakan Artış'ı kolundan dürtükleyip pankartı gösterdi. Onlar da kahkahalarla gülüp ona takılmaya başladılar. Hatta maçın hakemi olduğunu o zaman farkettiğim İlhami Şenyurt'ta protokol önüne gelip pankartı göstererek onunla laf atışmaya başladı.

Maç saatine doğru salonda en fazla 500 kişi civarı bir sayıya varıldı. Rakip tribün olarak file arkasında en dip blok yukardan aşağıya doğru güvenlik görevlileriyle ayrılmıştı. 6 tane Ankaragücü taraftarı vardı. Gecekondu yazan ufak bir kartonu duvara yapıştırdılar. Birkaç tane de atkılarını duvara set duvarına serdiler. Bizde onlara bakarak bunlar başkent diye 6 kişi geldiler herhalde, 6. dakikada Ankaragücü 16.dakikada Bursa diye de bağırırlar mı falan diye geyik yapıyorduk. Maç başladıktan sonra ilerleyen sürede biri kadın 3 kişi daha gelince toplam 9 kişi oldular. Bazen suskun kalıp bazen de garip garip ne dediklerini anlamadığımız tezahüratlarla hoplayıp zıpladılar.
Bizim her zaman ki köşemizde 15-20 tane bağıran taraftar olarak, fazla da kalabalık olunmadığı zamanlarda oynadığımız rahat maç günlerinde olduğu gibi makara yapa yapa kafamıza göre tezahüratlar ediverdik.

İlk set başlamadan önce Mehmet Ali Aydınlar'da haftasonu kravatsız giyim kreasyonu ile salona geliverdi. Arma formalarıyla takımımız Kaptan'ın önümüzden attığı servisle maça başlarken, bizde ilk mola alınana kadar "Fenerbahçe -üç alkış- sen çok yaşa..." temposuyla bağırmaya başladık. 4 sayı üstüste gelip rakip koç erken bir mola alıverince sustuk. Mola sonrası "aradığım büyük aşkı..." bestesini söylüyorduk ki bu sefer de teknik molaya vardık. Sonrasında set çok rahat bir şekilde sürüvermekteydi, biz de zaman zaman tezahürat edelim diye birbirimizi gazlarken, bazen de fazla muhabbete dalıyorduk.

Set bittikten sonra önümde oturan Dr. Kubilay ağabey ile, Aylin ablayla muhabbetinden dolayı voleybol programı ile ilgili konuşuyordum , o da benzer şeyler söyledi, "burada etrafa bak kaç kişiyiz 20 kişi falan bu kadar ilgili sürekli takip ediyor, onun için uydudan tüm Türkiye'ye yayın yaparken daha çok izlenecek reyting yapan futbol programlarını akşam saatlerine koyuyorlar, ona göre de reklam alınıyor herhalde" dedi.
Sonrasında birkaç ay önce onun yaptırdığı pankarttan bahsediyordum ki ayaklanıverdi "cennetten Kadıköy'e indiler,çubuklu formayı giydiler,kalplerimizi fethettiler,gururumuz Sarı Melekler" , yan tarafta oturan Tolga ağabeye bu pankartta geçen sözlerle yaptığı bestesinin neden unutulduğunu, kendisi böyle güzel beste yapmadığı için kıskanıldığından etrafa yaymadığını,hazır böyle biz bize ortam varken söylenilebilir falan diye şakadan sitem etti. Bize bestenin melodisini söyleyip, çantasından çıkardığı kağıda yazmaya başladı. Ama tam ezberleyip söyleyebileceğimize kanaat getiremeden karşılıklı bir şakalaşmalar falan arasında kaynadı gitti.

Bu sıralarda ikinci set başlamıştı, ilk setteki gibi rakibi tek hanede tutarmıyız acaba diye konuşuyorduk. Setin başlarında bir servis sırasında Gamova servisi kullanma hazırlığındayken hakem düdüğü çalıp sayıyı rakibe verince oyuncular gibi bizler de ne olduğuna şaşırdık. Servis geciktirmeden dolayı süre ihlali mi acaba diye bakınırken, böyle bir kuralın uygulandığına da ilk defa şahit olmuştum. Hakem İlhami Şenyurt'a yüklenmeye başladık, sonra ki tartışmalı kararlarda da biraz abartıyla eğlence olsun diye ona yakarıp duruyorduk. Bu set biraz daha başa baş skorla ilerlemekteydi ve ikinci teknik mola zamanında yakalanmıştık. Bunun üzerine iyi servis atmakta olan bir oyuncularına biraz daha yüklenmeye, sonrasın da da "bizim için saldır Fenerbahçe" tezahüratı yapmaya başladık. Setin son kısımlarını gene toparlanıp bir seri yaparak bitirirken biz de sonuna doğru ayaklanmıştık.
Bu set rakip bizim önümüzde oynadığından ve eski pasörümüz Pelin'de onlar da oynadığından eski zamanlara atfen "Evladıma miras bu sevda..." tezahüratını söylemeye başlayalım dedik ama nasıl başladığını hatırlamakta güçlük çektik. Yüzüncü yılımızda bu tezahürat ile Pelin'in eski Fenerbahçe futbolcusu babası duygusallığını unutmak mümkün değildi. Ancak gene aramızda bir takım tartışmalar dönmekteydi. Kubilay ağabey Pelin'in babasının Bordeaux'a gol atan Hüseyin olmadığını başka Hüseyin olduğunu söylüyordu. Buna karşı çıkanlar da vardı ama kimin tam doğruyu bildiğini çözemedim.

Biz böyle tartışa dururken son set öncesinde salonda bir anda alkışlar kopuveriyordu, sahaya bakınca Naz-Frauke değişikliği yapılmakta olduğunu gördük. Oyuncularımız önümüzde servis atmaya başladıkları için servise geldikleri sırasıyla onlara tezahürat etmeye başladık. "(y)Ekaterina Gamova" diye maç sırasında yaptığı güzel bir smaç sonrasıda tempo tutmaya başlamıştık. Büyük Kaptan, Terminatör Seda, Eda, Naz, Nati servise geldiklerinde isimlerini haykırdıklarımızdandı. Nati'ye çok güzel bitirdiği bir kaç pozisyonda daha Natiiii-Nati-Nati diye tezahürat ettik.
Maçtaki pozisyonların güzelliğine sürekliliğine göre gaz veriyorduk, bir pozisyonda gene blok out veren hakeme itiraz ediyorduk ki Eda'nın elinin havada ben dokundum dediğini gördük. "Brava Eda,Helal olsun sana" diye onu alkışladık.
Bir ara salonda gerginlik anı oluverdi. File arkası dip blokta oturmakta olan taraftarlarımızdan Barış ağabey tek başına fırlayıp Ankaragücü tarafına doğru gitmekteydi. Araya giren güvenlik görevlileri vasıtasıyla yatıştırıldı. Maç gene rahat bir tempoda gitmekteydi, rakip taraftar ilginç ilginç atraksiyonlu tezahüratlarla "Lila lila" gibi saçma birşeyler yapıyordu. Bizim taraftarda "lili yar" demeye başladı. Sonra onlar sen şampiyon olmasanda falan diye ağlamaklı birşeyler söylemeye başlayınca "ağlama değmez hayat bu göz yaşlarına" şarkısını söylemeye başladık.
Rakip oyunculardan Sinem ilginç bir hatasıyla bize sayı verince "teşekkürler Sinem teşekkürler" diye ona bağırmaya başladık ki kızcağızın güldüğünü gördüm. Ankaragücünden Nilay ise ne zaman kenardayken biz tezahüratlar yapsak alkış tutuyordu, Fenerbahçeli olduğunu yanımdakilerden biri söyledi. Set sonlarına doğru eğlence olsun diye yeni birşeyler icat etme hevesindeydik. Bende Polonyalılar gibi manşet ve pas verilirken oo-aa yapalım sonra vurunca güm diye bağırırız dediğimde, buna benzer birşeyler yapmaya başladık. Top bizdeyken Oooley ooley çekip smacı vurunca da gümm-letiyorduk. Sonra da lalalaylay....koyduk mu diye birkaç defa yapmamızın ardından gene araya giren "gururumuz sarı melekler..." tezahüratlarıyla falan maçın sonu gelmişti zaten. Ayaklanıverdik, salon da ayaklandı ve 24. sayı sırasında "Aradığım büyük aşkı...." tezahüratı yapmaya başladık, alkışlarla maçı bitiriverdik. Her zaman her yerde en büyük Fener...

Maç bitimiyle tebrik seromonisi ardından takımı çağırmaya başladık. Onlar ortada toplandıktan sonra "hep böyle oynayın canımızı verelim" diye bağırıldı. Oyuncular ise uzakta kalıp dağıldılar. Soyunma odasına yönelen Ankaragücü oyuncularına yöneliverdik ve "Pelin-Nilay elele..tribüne" diye onlara seslendik. Pelin ve Nilay bizleri gülerek alkışlarla selamlayıp giderken biz ise "evladıma miras bu sevda..." tezahüratını söylemeye başlamıştık, bunu duyan Pelin tekrar duraklayıp yumruğuyla kalbini işaret edip el salladı ve içeri gitti.

Bu şekilde biz de dağılmak üzereyken tribünde gelecek fikstür hakkında muhabbete başladık, neden bizim erkek voleybol maçını da aynı güne koymazlar ki diye sesli düşünürken, çıkış sırasında bunu gişedeki görevliye söyleyince o da güldü "o zaman para kazanamayız ki, aynı günde olmasın ki taraftar daha sık gelsin, zaten Fenerbahçe taraftarı haricinde pek kimse de gelmiyor" dedi şakayla karışık. Bakalım yeni salon tamamlanınca ne halt edecekler merak ediyorum.

Kerem GÜRSEL (Sensibleturk)

3 yorum:

hayatımın anlamı dedi ki...

Sevgili Renktaş,
Bordeaux maçında golü atan Hüseyin Çakıroğlu idi. Çok genç yaşta kanserden vefat etti. Pelin'in babası ise Mersin İdman Yurdundan aldığımız ve lakabı Paşa olan Hüseyin'di.

Özgür dedi ki...

Kerem çok çok teşekkürler. Gözlemlerin harika. Oradaki atmosferi çok iyi veriyorsun.

Senden küçük bir dileğim olacak. Aylin Ablaya şu Dirickx'le uğraşmayı bırakmasını söyler misin? Bir de ben gittiğim hiçbir maçta Aylin Ablayı göremedim. Nerede oturuyor?

sensiblex dedi ki...

@hayatımın anlamı
Bu bilgi için teşekkürler. Ben o dönemleri bilecek yaşta olmadığımdan salonda konuşulurken müdahil olmamıştım. Ama diğer yaşça büyük ağabeyler ciddi ciddi kim kimdi diye birkaç defa hafızalarını yoklamaktaydılar. Kubilay Ece'de sizin dediğiniz gibi söylemekteydi. Fakat birkaç kişi ise Bordeaux maçında golu atan rahmetli Hüseyin'in kızı değil mi diye iddia ediyordu.
Benim tek hatırladığım ise Pelin'in bir maç sonrası elinde babasının büyük bir resimiyle ağlayarak yaptığımız tezahüratı dinlediği gündü. O zaman çok duygusallaşmıştık.

@Özgür

:) Evet aslında Aylin abla ile biraz daha konuşabilsem bu konuyla ilgili de fikirlerini soracaktım. Ama büfeden onu çağırdıkları için gitmesi gerekti, sonra da televizyon yayın masasına geri döndü.

Aylin Abla, Fenerbahçe Tv'nin de yayınladığı maçlarda yorumcu olduğu zaman Kıvaçla birlikte kameraların orada ki yayın masasında oluyor. Hatta bir dönem camekan kısım içinde olurlardı ama içerisi çok sıcak olunca onu fazla rahatsız etmeye başladığından son zamanlarda hep dışarıya masa kuruluyor.
Kendisinin yorumcu olmadığı Şampiyonlar ligi maçlarında ise, eğer salondaysa genellikle ana tribünün bize göre sol taraflarında üstlerde,skorbord altında tanıdıklarıyla izliyor. Protokol tribününde basın mensupları arasında falan oturduğunu pek görmedim.